05/06/2026
Bir şirketimiz aradı.
“Fesih yaptık, yazıyı verdik, imza da aldık…
ama bu işe iade meselesinde bir risk var mı?” dedi.
Dosyayı istedik, inceledik.
Fesih bildirimi hazırlanmış.
İhbar süresi yazılmış.
İş arama izni belirtilmiş.
İşçi imzalamış.
Altına da kendi el yazısıyla şu notu düşmüş:
“Okudum, anladım, kabul ediyorum. Bir nüshasını elden teslim aldım.”
İlk bakışta her şey olması gerektiği gibi.
Ama değil.
Çünkü o imzanın yanında TARİH yoktu.
“Belgeyi hangi gün teslim aldınız?” sorusunun cevabı dosyada yoktu.
İşte mesele tam burada başlıyor.
Aynı dönemde incelediğimiz başka bir dosyada işveren, fesih bildiriminin 19.11.2022 tarihinde tebliğ edildiğini söylüyor ve tüm savunmasını bunun üzerine kuruyor.
Mahkeme de buradan gidiyor.
İşe iade süresinin, işçinin işten çıktığı tarihten değil, fesih bildiriminin tebliğ edildiği tarihten başladığını söylüyor.
Arabuluculuk başvurusu geç yapılmış olduğu için de davayı usulden reddediyor.
Yani işveren, sadece tebliğ tarihini doğru kurduğu için dosyayı daha başında kapatıyor.
Ama şimdi başa dönelim.
Elinizde imzalı bir fesih bildirimi var ama tebliğ tarihi yoksa ne olacak?
O zaman şu tartışma başlar:
Bu belge ne zaman verildi?
Süre ne zaman başladı?
Gerçekten 1 aylık süre geçti mi?
Ve o anda, aslında hiç tartışılmaması gereken bir konu, davanın merkezine oturur.
Yargıtay da bu konuda oldukça net.
Hukuk Dairesi’nin 2014/1435 Esas, 2014/13113 Karar sayılı ilamında açıkça söylüyor:
Süre, ihbar önelinin bittiği tarihten değil, fesih bildiriminin tebliğ edildiği tarihten başlar.
Ve bu süre hak düşürücüdür.
Ama siz o tarihi ispatlayamıyorsanız, o süreyi de yönetemezsiniz.
Bu yüzden mesele “fesih yaptık mı?” meselesi değil.
Mesele şu:
İmza alınıyor ama tarih yazılmıyor.
Ve sonra aylar sonra gelen bir işe iade davasında, ilk tartışılan konu şu oluyor:
“Bu belge ne zaman tebliğ edildi?”
Cevap net değilse, risk başlar.
Biz o gün şirkete şunu söyledik:
Fesih yazısı yetmez.
İmza yetmez.
Tarih yoksa, o süreç yarım kalır.
Ve çoğu zaman dosyalar da tam burada kaybedilir.