CY Hukuk Bürosu - Avukat Cem Yanmaz

CY Hukuk Bürosu - Avukat Cem Yanmaz CY Hukuk Bürosu Avukat Cem Yanmaz tarafından 2013 senesinde İzmir ilinde kurulmuştur.

Bu sayfa ve sayfada bulunan her türlü bilgi, materyal ve sair içerik, Avukatlık Kanunu ve ilgili diğer mevzuat ile; reklam yasağı başta olmak üzere; Türkiye Barolar Birliği'nin Avukatlık Meslek Kuralları gözetilerek CY Hukuk Bürosu-Avukat Cem Yanmaz tarafından sadece bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup, hiçbir şekilde, reklam ve sair ticari amaç taşımamaktadır. Bu sayfada bulunan hiçbir ifade,

ibare, materyal, bilgi ve sair içerik, hukuki tavsiye niteliği taşımamakta olup, hiçbir şekilde siteyi ziyaret eden kişilerle CY Hukuk Bürosu-Avukat Cem Yanmaz arasında avukat-müvekkil ilişkisi tesis ettiği veya bu amacı taşıdığı şeklinde yorumlanamaz. CY Hukuk Bürosu-Avukat Cem Yanmaz, ziyaretçilerin bu sayfaya dayanarak gerçekleştirdiği hareketlerden, bu sitede yer alan hukuki nitelikteki her türlü bilgi, yazı ve sair içeriklerin doğrudan veya dolaylı olarak kullanılmasından dolayı oluşacak zararlardan hiçbir şekilde sorumlu değildir. CY Hukuk Bürosu-Avukat Cem Yanmaz ismi ve logosu da dahil olmak üzere; bu sayfada yer alan her türlü yazılı ve görsel içerik, dosya, yazı ve bilgiler ile bunlara ilişkin fikri haklar CY Hukuk Bürosu-Avukat Cem Yanmaz’a ait olup, bilgisayara indirilmesi, kopyalanması, çoğaltılması, herhangi bir ortamda yayınlanması yasaktır ana sayfa dışındaki sayfalara; CY Hukuk Bürosu-Avukat Cem Yanmaz’ın yazılı izni alınmadan link verilemez. Bu sayfada yer verilen link'ler sadece referans kolaylığı nedeniyle sağlanmış olup ilgili web sitesini veya işleten kişiyi desteklemek amacıyla veya web sitesi veya içerdiği bilgilere yönelik herhangi bir türde bir beyan veya garanti niteliği taşımamaktadır. CY Hukuk Bürosu-Avukat Cem Yanmaz'ın, bu sayfada yer alan linkler vasıtasıyla erişilen web siteleri, dosyalar ve içerikler, bu linkler vasıtasıyla erişilen web sitelerinde sunulan hizmetler veya ürünler veya bunların içeriği hakkında herhangi bir sorumluluğu yoktur.

10/12/2022

Yargıtay'dan çok önemli bir karar! Düğüne bir gün kala çalışmaktan vazgeçen organizasyon şirketi, düğün sahibine manevi tazminat ödemek zorunda kalacak.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu; düğünden önce organizasyonu yapacak firmanın bundan vazgeçmesi üzerine emsal bir karara imza attı. Hukuk Genel Kurulu, "Düğünden bir gün önce organizasyon şirketinin düğünde görev alamayacağını bildirilmesi manevi tazminatı gerektirir" dedi.
Anadolu'da vergi rekortmeni olan işadamı “M.A.B. oğlu V.B. ile yeğeni E.B.'ye çifte düğün yapmak için hazırlıklara başladı. 770 kişilik bir düğün organizasyonu yapılması için bir firma ile anlaşan vergi rekortmeni işadamı, otelle görüşüp rezervasyon yaptırarak kira bedelini ödediktan sonra, düğün için davetiye hazırlatıp dağıtarak çifte düğün yapılacağını da tüm hısım akraba ve iş çevresine ilan etti. Ancak organizasyonu yapacak olan şirket, otelle anlaşamadıklarını, organizasyonu yapamayacaklarını bildirip düğüne bir gün kala organizasyonu gerçekleştiremeyeceklerini belirterek çalışmayı iptal etti.

Yapılan sözleşmeye aykırı davranan organizasyon şirketi yüzünden rekortmen işadamı mağdur olurken; düğünün yapılmasını bekleyen oğlu ve yeğeni ile eşleri olacak gelinler arasında büyük bir hayal kırıklığı ve tedirginlik yaşandı.

Düğüne bir gün kala başka bir şirket ile son anda anlaşıp düğün organizasyonunu gerçekleştiren işadamı ile oğlu ve yeğeni düğünün ardından son anda çalışmayacaklarını bildiren organizasyon şirketine dava açtı.
Davacı avukatı, birçok kişinin şehir dışından geldiğini, müvekkillerinin çok üzüldüğünü, davalılar tarafından son gün başka bir organizasyon şirketi arayışına mecbur bırakıldıklarını, müvekkillerinin tüm ekonomik güçlerini kullanarak ve tüm tanıdıklarından rica ederek düğünü acil bir şekilde yapacak şirket bulmaya çalıştıklarını ifade etti. Mağdurlar ayrıca kısmen de olsa düğünü son günde organize edecek bir firma ile anlaştıklarını ancak organizasyonun aksamasının düğün hazırlıklarında büyük sıkıntı çekilmesine neden olduğunu” ileri sürerek 31 bin lira manevi tazminat talep etti.

MAHKEME DAVAYI REDDETTİ
Asliye Hukuk Mahkemesi “Manevi tazminatın malvarlığı eksilmesini veya kazanç yoksunluğunu giderme aracı olmadığını vurguladı. Ayrıca davacıların organizasyon şirketinden düğünün gerçekleşmesinden önce ödenen bedeller ile ilgili zararın tahsilatını isteyebileceğini, düğün organizasyonunun gerçekleşmesinde yaşanan sıkıntılardan kaynaklı manevi tazminat davasının şartlarını taşımadığı gerekçesiyle” kanıtlanamayan davanın reddine karar verdi.
YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ, KARARI BOZDU
İtiraz üzerine Yargıtay y4.Hukuk Dairesi devreye girdi. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ise, “Davacıların düğüne bir gün kala yeni bir firma ile anlaşma yapmak zorunda kalmaları, düğün organizasyonu gibi geniş katılımlı bir davetin istenildiği gibi yapılamama ihtimalinin oluşturduğu zor psikoloji ve düğün davetinin önemi birlikte değerlendirildiğinde davacılar yararına uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile istemin reddi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir” gerekçesi ile kararı oy çokluğu ile bozdu.

ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ DİRENDİ
Bozma kararının ardından Asliye Hukuk Mahkemesi, peşin ödenen paranın iade edildiği ve vazgeçme işlemi sebebiyle; davacının hayat, vücut bütünlüğü, sağlık, özgürlük, isim, resim, şeref, haysiyet gibi değerlerinde bir ihlâle yol açmadığı, davalının düğünün yapılması sırasında otelde hazır bulunduğu, çifte düğünün aynı otelde davalının da katkısı ile yapıldığı, sözleşmeye ve borca aykırılık nedeniyle manevi tazminata hükmedilmesinin mümkün olmadığı, kişilik haklarının hukuka aykırı bir biçimde saldırıya uğradığı ve manevi zarar doğduğunun davacılar tarafından ispatlanamadığı gerekçesiyle” direnme kararı verdi. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edildi.
SON SÖZÜ YARGITAY HUKUK GENEL KURULU SÖYLEDİ.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ise “Davalıların sözleşmeden doğan borçlarını yerine getirmedikleri ve düğün organizasyonunu yapmadıkları sabittir. Nikâh, düğün gibi özel öneme sahip, insan hayatında genellikle bir kez yaşanan, tekrarı mümkün olmayan önemli günlerin herhangi bir sorun çıkmadan yaşanmak istenmesi doğaldır. Zirâ, bu özel günlerde yaşanan olumsuz durumların gelin, damat ve yakınları için ömür boyu üzüntü kaynağı olacağı tartışmasızdır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; davacıların aynı gün ve saatte aynı yerde yapılacak olan iki düğününe ilişkin organizasyon davalılarca düğünden bir gün önce bildirilmek suretiyle yerine getirilmemiş, davacılar başka bir firma ile anlaşarak düğünün aynı yerde yapılmasını sağlamışlardır. Her ne kadar düğün aynı gün ve saatte aynı yerde yapılmış ise de organizasyonda aksamalar olduğu gibi bu sürecin bir bütün olarak davacılarda acı ve üzüntüye neden olduğu ve kişilik haklarını zedelediği kabul edilerek TBK’nın 58. maddesi gereğince uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gerekmektedir.” diyerek Asliye Hukuk Mahkemesi’nin direnme kararını, davacıların lehine manevi tazminat hükmedilmesi yönünde bozdu.

Kaynak:İHA

27/05/2019

"CEZA MAHKEMESİNDE BİR MADDİ OLAYIN VARLIĞI YA DA YOKLUĞU KONUSUNDAKİ KESİNLEŞMİŞ KABULE RAĞMEN, AYNI KONUNUN HUKUK MAHKEMESİNDE YENİDEN TARTIŞILMASININ MÜMKÜN OLMAYACAĞI, MADDİ OLGUNUN TESPİTİNE İLİŞKİN CEZA MAHKEMESİ KARARININ HUKUK HAKİMİNİ BAĞLAYACAĞI HAKKINDA"

YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

Esas Numarası: 2017/11-55
Karar Numarası: 2019/43
Karar Tarihi: 31.01.2019

ÖZETİ: Davacının kız kardeşi A.V.K ile davacının arkadaşı G.P. hakkında dava konusu dolandırıcılık eylemini gerçekleştirdikleri iddiasıyla Ağır Ceza Mahkemesinde ceza davası açıldığı, sanık A.V.K’ın ceza dosyasına Başkonsolosluk aracılığıyla gönderdiği dilekçelerde dolandırıcılık eylemini davacının talebi doğrultusunda davacı ile birlikte gerçekleştirdiklerini beyan ettiği, her ne kadar bankanın şikâyeti doğrultusunda açılan ceza soruşturması neticesinde davacı hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de, davalı vekili tarafından ceza yargılaması sırasında davacının sanıklar ile birlikte hareket ettiğine dair yeni deliller elde edildiğinden bahisle ceza mahkemesinden suç duyurusunda bulunulmasının talep edildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, ceza yargılaması sonunda tesis edilecek hüküm ile davacının diğer sanıkların eylemleri ile ilgili olarak bağlantısı bulunduğuna dair bir maddi vakıa tespiti yer aldığı takdirde bu maddi olgunun tespiti hukuk hâkimini bağlayacaktır. Ceza mahkemesindeki bir maddi olgunun varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı bulunmamaktadır. Bu nedenle, mahkemece, derdest ceza davasının sonucunun beklenilmesi, bundan sonra maddi olguların nasıl gerçekleştiğinin saptanması, tarafların talepleri de gözetilerek uyuşmazlığın “Medeni Hukuk” kurallarına göre çözümlenmesi gerekir.
Taraflar arasındaki “maddi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 5. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.05.2013 tarihli ve 2012/138 E. 2013/155 K. sayılı karar, davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 20.02.2014 tarihli ve 2013/12981 E., 2014/3119 K. sayılı kararı ile;
“...Davacı vekili; T. Bankası Buttim şubesinde davacı müvekkiline ait vadeli mevduat hesabındaki 350.000 $'ın muhtelif tarihlerde aslı olmayan fakslar ile yapılan talimatlara istinaden hiç bir araştırma ve inceleme yapılmadan, teyit alma ve imza karşılaştırılması yapılmadan 200.000 $ ve 150.000 $'lık havaleler yapılmak suretiyle başka hesaplara davalı bankanın kusuru, dikkatsizliği ve ihmali nedeniyle aktarıldığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile 6.000 $ (10.200,00 TL) alacaklarının en yüksek banka faizi ile tahsilini talep dava etmiş, 14/09/2011 tarihli dilekçesi ile davasını ıslah ederek talebini 344.000 $=(17.858 TL kurdan) 614.315,20 TL artırılarak 624.515,20 TL'nin 02/08/2011 tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka faizi ile birlikte tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı vekili; olayda asıl zarar görenin davalı banka olduğunu, dava konusu olayın münferit bir olay olmadığını, büyük bir dolandırıcılık operasyonunun bir parçası olma ihtimalinin bulunduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.
Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre; davalı bankanın müşterisi olan davacının döviz hesabından, davalı banka ile davacı arasında her hangi bir faks sözleşmesi olmamasına rağmen 2 adet faks talimatı ile 150.000 ve 200.000 USD'nin G. P. adına havale edildiği, faks talimatlarındaki imzaların davacının imzası ile hiç bir benzerliğinin bulunmadığı ve basit bir inceleme ile bunun anlaşılması mümkün olduğu halde, imza incelemesi yapılmadığı, faks talimatının teyidinin gelmesi de beklenilmeden, fakstaki talimatların yerine getirildiği, davalı bankaca teyit alındığı beyan edilmiş ise de; bunu kanıtlayan belge ibraz edilmediği, yine davacı hakkında açılmış herhangi bir dava olmadığı, Bursa l1Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan davanın şüphelilerinin yargılama sonucunda sorumlu çıkmaları halinde davalı bankanın şüphelilerine ruc'u edebileceği, bu hususun davacıyı ilgilendirmeyeceği, Bursa 1.Ağır Ceza Mahkemesi kararının mahkeme kararını etkilemeyeceği ve dosyayı sürüncemede bırakacağı, davacının daha fazla mağdur olmaması ve dosyada toplanan kanıtların karar vermeye yeterli olduğu gerekçesiyle, davanın kısmen kabülüne, 10.200,00 TL nin dava tarihi olan 19.08.2011 tarihinden itibaren 610.565.60 TL'nin ise ıslah tarihi olan 14.09.2011 tarihinden itibaren ticari avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, karar verilmiştir.
Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.
Somut uyuşmazlık ile ilgili olarak Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2012/279 Esas sayılı dosyasında davacının kardeşi A.V. K. ve arkadaşı G. P. hakkında yapılan yargılama sırasında sanıklardan A.V.K bu eylemin davacının da el ve işbirliği ile gerçekleştirildiğini beyan etmiştir. Yine aynı dosyada davacının babası da uyuşmazlık konusu eylemin davacının bilgisi ve iştiraki ile gerçekleştirildiği hususunda beyanda bulunmuştur. Her ne kadar ceza soruşturması sırasında davacı hakkında takipsizlik kararı verilmişse de ceza yargılaması sonunda tesis olunacak hüküm ile davacının diğer sanıkların eylemleri ile ilgili olarak bağlantısı bulunduğuna dair bir gerekçe yer aldığı takdirde, bu maddi olay belirlemesi 818 sayılı BK'nın 53 ve 6098 sayılı TBK'nın 74. maddeleri kapsamında hukuk hakimini de bağlar. Bu bakımdan halen derdest olan ceza davasının neticesi beklenerek hasıl olacak sonuca göre bir karar vermek gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, davalı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile hükmün mümeyyiz davalı yararına bozulması gerektirmiştir. ...”
gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, bankanın kusursuz sorumluluğuna dayalı maddi tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili; müvekkilinin Amerika’da ikamet ettiğini ve davalı banka nezdinde vadeli mevduat hesabı bulunduğunu, müvekkilinin en son yaptığı kontrolde hesabında bulunan paradan 350.000,00 USD’nin sahte talimatlarla başka bir hesaba aktarıldığını öğrendiğini, bu nedenle Türkiye’ye gelerek Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğunu, aynı işlemin Z. Bankası Mudanya Şubesinde de yapılmak istenildiğini, ancak durumun banka çalışanları tarafından fark edilerek müvekkilinin bilgilendirildiğini, davalı banka tarafından hatalı olduklarının kabul edildiğini, ancak 350.000,00 USD’nin hâlen müvekkilinin hesabına yatırılmadığını, davalı bankanın müvekkilinin oluşan zararından sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 6.000,00 USD’nin TL karşılığı olan 10.200,00TL’nin en yüksek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiş, yargılama sırasında talebini 350.000,00 USD’nin TL karşılığı olan 624.315,20TL olarak ıslah etmiştir.
Davalı vekili; müvekkili banka personelleri tarafından kendisini Ö.F.K. olarak tanıtan bir şahsın telefon görüşmesine ve gelen faks talimatına istinaden 21.07.2011 tarihinde 150.000,00 USD’nin ve 27.07.2011 tarihinde 200.000,00 USD’nin talimatta bildirilen G. P. hesabına havale edildiğini, davacının 28.07.2011 tarihinde müvekkili bankayı arayarak talimat vermediğini belirttiğini ve paranın iadesini talep ettiğini, ancak davacının 26.07.2011 tarihinde olaydan haberdar olduğunu bizzat açıklaması karşısında olaydan iki gün sonra müvekkili bankayı aramasının hayatın olağan akışına aykırı ve şüphe uyandırıcı olduğunu, öyle ki davacının kız kardeşi olan A.V.K. ve havalelerin adına yapıldığı G.P. tarafından müvekkili bankaya gönderilen dilekçelerde söz konusu havaleleri davacı ile birlikte planlayarak gerçekleştirdiklerini belirttiklerini, dava konusu olayın münferit bir olay olmadığını ve büyük bir dolandırıcılık operasyonunun bir parçası olma ihtimalinin bulunduğunu, bu nedenle Bursa Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturması sonucu açılan ceza davasının bekletici mesele yapılması gerektiğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Yerel mahkemece; davalı banka ile davacı arasında herhangi bir faks sözleşmesi olmamasına rağmen iki adet faks talimatı ile toplam 350.000,00 USD'nin G.P. adına havale edildiği, faks talimatlarındaki imzaların davacının imzası ile hiçbir benzerliğinin bulunmadığı ve basit bir inceleme ile bunun anlaşılması mümkün olduğu hâlde imza incelemesi yapılmadığı, faks talimatının teyidinin gelmesi de beklenilmeden fakstaki talimatların yerine getirildiği, davacı hakkında açılmış herhangi bir ceza davası olmadığı, Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan davanın şüphelilerinin yargılama sonucunda sorumlu çıkmaları hâlinde davalı bankanın şüphelilerine rücu edebileceğinden Ağır Ceza Mahkemesi kararının beklenmesine gerek olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.200,00TL’nin dava tarihi olan 19.08.2011 tarihinden itibaren 610.565.60TL'nin ise ıslah tarihi olan 14.09.2011 tarihinden itibaren ticari avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık kısmında yer alan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece, önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu dolandırıcılık eylemini gerçekleştirenlerin yargılandığı Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2012/279 esas sayılı dosyasının işbu dava için bekletici sorun yapılıp yapılamayacağı noktasında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle ceza mahkemesi kararlarının hukuk davasına etkisi, başka deyişle ceza mahkemesinin hangi kararlarının hukuk mahkemelerini bağlayacağı konusu üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
Ceza mahkemesi kararlarının hukuk mahkemesine (davasına) etkisi, hukukumuzda mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 53. maddesinde (6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 74. maddesi) düzenlenmiş olup; hukuk hâkimi, ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararları karşısında ilke olarak bağımsız kılınmıştır.
Bu ilke, ceza kurallarının kamu yararı yönünden bir yasağın yaptırımını; aynı uyuşmazlığı kapsamına alan hukuk kurallarının ise kişi ilişkilerinin Medeni Hukuk alanında düzenlenmesi ve özellikle tazmin koşullarını öngörmesi esasına dayanmaktadır.
818 sayılı BK’nın “Ceza Hukuku İle Medeni Hukuk Arasında Münasebet” başlıklı 53. Maddesinde; “Hâkim, kusur olup olmadığına yahut haksız fiilin faili temyiz kudretini haiz bulunup bulunmadığına karar vermek için ceza hukukunun mesuliyete dair ahkamiyle bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinde verilen beraat kararıyla da mukayyet değildir. Bundan başka ceza mahkemesi kararı, kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin hususunda dahi hukuk hâkimini takyit etmez.” hükmü yer almaktadır (6098 sayılı TBK’nın 74. maddesi de aynı düzenlemeyi içermektedir).
Bu açık hüküm karşısında, ceza mahkemesince verilen, beraat kararı, kusur ve derecesi, zarar tutarı, temyiz gücü ve yükletilme yeterliği, illiyet gibi esasların hukuk hâkimini bağlamayacağı konusunda duraksama bulunmamaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, hukuk hâkiminin yukarıda açıklanan bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Gerek öğretide ve gerekse Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatlarında, ceza hâkiminin tespit ettiği maddi olaylarla ve özellikle “fiilin hukuka aykırılığı” konusu ile hukuk hâkiminin tamamen bağlı olacağı kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, maddi olayları ve yasak eylemlerin varlığını belirleyen ceza mahkemesi kararı, taraflar yönünden kesin delil niteliğini taşır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.01.975 tarihli ve 1971/T-406 E, 1975/1 K. sayılı kararı; 23.01.1985 tarihli ve 1983/10-372 E, 1985/21 K. sayılı kararı; 27.04.2011 tarihli ve 2011/17-50 E, 2011/231 K. sayılı kararı; 06.06.2018 tarihli ve 2017/15-248 E, 2018/1175 K. sayılı kararı).
Vurgulamakta yarar vardır ki, hukuk usulü bir şekil hukukudur. Davanın açılması, itirazların ileri sürülmesi, tanıkların ve diğer delillerin bildirilmesi belirli süre koşullarına bağlı kılındığı gibi, ikinci tanık listesi verilememesi, iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağı gibi, yargılamanın süratle sonuçlandırılması gayesi ile belirli kısıtlamalar getirilmiştir. Bunun sonucunda, hukuk hâkimi şekli gerçeği arayacak, maddi gerçek öncelikli hedef olmayacaktır. Ancak ceza hâkimi bunun tersine öncelikli hedef olarak maddi gerçeğe ulaşmaya çalışacaktır. O hâlde ceza mahkemesinin maddi nedensellik bağını (illiyet ilişkisi) tespit eden kesinleşmiş hükmünün hukuk hâkimini bağlamasına, 818 sayılı BK’nın 53. maddesi bir engel oluşturmaz (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.09.1981 tarihli ve 1979/1-131 E, 1981/587 K sayılı kararı).
Yargıtay’ın yerleşik uygulamasına ve öğretideki genel kabule göre, maddi olgunun tespitine ilişkin ceza mahkemesi kararı hukuk hâkimini bağlar. Ceza mahkemesinde bir maddi olayın varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı değildir.
Tüm açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacının kız kardeşi A.V.K ile davacının arkadaşı G.P. hakkında dava konusu dolandırıcılık eylemini gerçekleştirdikleri iddiasıyla Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2012/279 esas sayılı dosyası ile ceza davası açıldığı, sanık A.V.K’ın ceza dosyasına Başkonsolosluk aracılığıyla gönderdiği dilekçelerde dolandırıcılık eylemini davacının talebi doğrultusunda davacı ile birlikte gerçekleştirdiklerini beyan ettiği, her ne kadar davalı bankanın şikâyeti doğrultusunda açılan ceza soruşturması neticesinde davacı hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de, davalı vekili tarafından ceza yargılaması sırasında davacının sanıklar ile birlikte hareket ettiğine dair yeni deliller elde edildiğinden bahisle ceza mahkemesinden suç duyurusunda bulunulmasının talep edildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, ceza yargılaması sonunda tesis edilecek hüküm ile davacının diğer sanıkların eylemleri ile ilgili olarak bağlantısı bulunduğuna dair bir maddi vakıa tespiti yer aldığı takdirde bu maddi olgunun tespiti hukuk hâkimini bağlayacaktır.
Ceza mahkemesindeki bir maddi olgunun varlığı ya da yokluğu konusundaki kesinleşmiş kabule rağmen, aynı konunun hukuk mahkemesinde yeniden tartışılması olanaklı bulunmamaktadır. Bu nedenle, mahkemece, derdest Bursa 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2012/279 esas sayılı ceza davasının sonucunun beklenilmesi, bundan sonra maddi olguların nasıl gerçekleştiğinin saptanması, tarafların talepleri de gözetilerek uyuşmazlığın “Medeni Hukuk” kurallarına göre çözümlenmesi gerekir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; yapılan ceza soruşturması neticesinde davacı hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği ve bu karara yapılan itirazın da Yalova Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildiği, geçen süre zarfında yeni delil elde edildiğinden bahisle hakkında tekrar ceza soruşturması da açılmadığı, davacının ceza dosyasında sanık olmadığına göre ceza yargılamasının sonucunun davacıyı ilgilendirmeyeceği, davacı hakkında ceza davası açılma ihtimalinin hukuk davasının bekletilmesine gerekçe yapılamayacağı, bunun aksinin kabulü hâlinde ilgili dosyanın ceza zamanaşımı doluncaya kadar bekletilmesi sonucunu doğuracağı, davacının yargılanmadığı bir ceza davasının bekletici sorun yapılmasının hukuka aykırı olduğu ve adalete erişimi engelleyeceği, bu nedenle yerel mahkeme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
O hâlde, yerel mahkemece, aynı yönlere işaret eden Özel Daire bozma kararına uyularak; ceza davasının sonucunun beklenmesi, ceza davasında davacı hakkında tespit edilen maddi olgular çerçevesinde varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçelerle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “geçici 3. maddesi” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 31.01.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava, bankanın kusursuz sorumluluğuna dayalı maddi tazminat talebine ilişkindir.
Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, Yargıtay 11.Hukuk Dairesince özetle; ceza dosyasının sonucunun beklenmesi gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuş, yerel mahkemece önceki kararda ısrar edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ceza dosyasının bekletici mesele yapılması gerekip gerekmediği noktasındadır.
Davacı, ceza dosyasında sanık değil mağdurdur. Davacı hakkında ceza dosyasında suç duyurusunda bulunulmuş, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş, yapılan itiraz reddedilmiştir. Hukuk davasının davacısı, ceza dosyasında sanık olmadığına göre ceza dosyasının yargılaması sonucunda ister beraat ister mahkumiyet kararı verilsin davacıyı ilgilendirmeyecektir.
Davacı hakkında ceza davası açılma ihtimali, hukuk davasının bekletilmesine gerekçe yapılamaz. Bunun aksinin kabulü halinde ilgili dosyanın ceza zamanaşımı doluncaya kadar bekletilmesi sonucunu doğurur ki (bu süre içinde her zaman ceza davası açılma ihtimali vardır) hukuk düzenince bunun kabulü mümkün değildir.
Usul ekonomisini düzenleyen 6100 sayılı HMK'nın 30. maddesi, hâkimin yargılamayı makul bir süre içinde ve en az masrafla sonuçlandırmasını emretmiştir. Hukuk davasının taraflarının sanık olarak yargılandığı ceza dosyalarının dahi bekletici mesele yapılıp yapılmayacağı tartışılırken, her dosya özelinde ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekirken, ceza dosyasında, mağdur hakkında ceza davası açılıp açılmayacağı belli değilken, yapılan suç duyuruları ilgili makamlarca dikkate alınmamışken, davacının hakkında ceza davası açılabileceği ihtimaliyle açtığı hukuk davasında ceza dosyasının bekletici mesele yapılması HMK'nın 165., TBK'nın 74.maddelerine, “şek ile yakin zail olmaz” deyimiyle ifade edilen usul prensibine uygun olmadığı gibi adalete erişimi de engelleyeceği, en azından geciktireceği, makul yargılama süresinin aşılması sonucunu doğuracağı da açıktır.
Açıklanan bu nedenlerle, yerel mahkeme kararının doğru olduğu kanaatiyle onanması gerektiğini düşündüğümüzden sayın çoğunluğun bozma görüşüne katılmıyoruz.

07/05/2019

"TECRÜBE VE MUAYENE KOŞULLU OLAN DEVRE TATİL SATIŞLARINDA CAYMA HAKKININ HİZMETİN İFASINDAN SONRA BAŞLAYACAĞI HAKKINDA"

YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
Esas Numarası: 2018/544
Karar Numarası: 2018/1421
Karar Tarihi: 04.10.2018

HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava devre tatil sözleşmesinin feshi ve ödenen bedelin iadesi istemine ilişkindir.
Davacı, devre tatil satın alma düşüncesi olmadığı hâlde İstanbul .....Otelde yapılan tanıtım toplantısına katıldığını, davalı ile Ilgaz .... için 10.2.2009 tarihli sözleşme ile 2048 yılına kadar kullanmak üzere devre tatil üyeliği satın aldığını, toplam üyelik bedelini iki yıl içinde ödediğini ancak basında duyduğu dolandırıcılık haberleri üzerine ayrıca aidatlara da zam yapılması nedeniyle cayma hakkını 9.1.2012 tarihli ihtarname ile davalı firmaya bildirdiğini ancak bir cevap alamadığını, tarafına cayma belgesi verilmediği gibi sözleşmede hizmetin peşin satış fiyatı ile vadeye göre uygulanan faizin miktarı ve oranının belirtilmediğini ve devre tatil hakkını kullanmadığını bildirerek sözleşmenin iptali ile 14.000 TL satış bedeli ile 450 Dolar aidat bedelinin yasal faizi ile tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı davaya cevap vermemiştir.
Yerel mahkemece davacının davaya konu devre tatil sözleşmesini 10.02.2009 tarihinde H….da imzaladığı, sözleşme ile davacının yılın iki döneminde 29/11 ve 29/06 tarihinde davaya konu yeri kullanmak hakkını elde ettiğini, kullanma devresi içinde yıllık gider paylarını yatırmak zorunda olduğunu, davacının taksitlerini ödediğini ve sözleşmeyi benimsediğini, davacının cayma hakkını süresinde kullanmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Davacının temyize üzerine karar, Özel Dairece “…Taraflar arasında yapılan devre tatil sözleşmesi yasanın tanımını yaptığı 8. ve 9. maddelerinde belirlenen kapıdan satış niteliğinde olduğu kuşkusuzdur. Kapıdan satışlar işyeri, fuar, panayır gibi satış mekanları dışında önceden mutabakat olmaksızın yapılan tecrübe ve muayene koşullu satışlar olarak tanımlandıktan sonra, aynı yasa maddesinde bu tür satışlarda tüketicinin 7 günlük tecrübe ve muayene süresi sonuna kadar malı kabul veya hiçbir gerekçe göstermeden reddetmekte serbest olduğu vurgulanmıştır. Yasanın 9. maddesinde ise satıcının hazırladığı sözleşme, fatura veya tesellüm makbuzu ile birlikte, en az 12 punto siyah koyu harflerle yazılmış ve içeriği yasada açıklanan cayma belgesini vermeyi satıcıya yükümlülük olarak getirmiştir. Somut olayda satıcının davacıya cayma bildirim belgesini verdiği dosyadaki belgelerden anlaşılmaktadır. Burada üzerinde durulması gereken konu bu tür satışlarda yasanın 8/2. maddesinde kararlaştırılan cayma hakkının ne zaman başlayacağının netleştirilmesidir. Az yukarıda açıklandığı gibi satışın tecrübe ve muayene koşullu olduğu açık ve belirgin bulunduğuna göre, cayma süresinin, malın teslimi ile sözleşmenin aynı tarihte yapılması durumunda sözleşmenin düzenlendiği tarihten, malın tüketiciye teslimi sözleşmenin imzalandığı tarihten sonra ise, malın teslim tarihinden, mesafeli satışlarda malın tüketiciye ulaştığı tarihten, hizmet edimlerinde ise hizmet ediminin tüketiciye ifa edildiği anda işlemeye başlayacağının kabulü gerekir. ...nun 219-221. maddelerinde tecrübe ve muayene şartlı satım alıcının malı tecrübe ve malı muayene edip tasvip etmesi irade şartına bağlı olarak yapılan satım olarak tanımlanmıştır. 4077 sayılı Kanunun 8. maddesinde düzenlenen satışlar ise B.K. anlamında tecrübe ve muayene şartıyla satışlardan olup burada sözleşmeden dönme hiçbir objektif koşula bağlanmamış, tamamen tüketicinin iradesine bırakılmıştır. Sözleşmenin taraflarca imzalanması ile cayılıp cayılmayacağının bildirilmesi arasında süresinde sözleşme henüz hükümlerini doğurmaz. Sözleşmenin hükümleri bu aşamada askıda olup, tüketici bu süre içinde caymazsa sözleşme başladığından itibaren hükümlerini doğurur, cayması hâlinde başlangıcından itibaren hüküm doğurmaz. Taraflar arasında devre tatil satış sözleşmesi imzalanmakla birlikte davacı tüketici tatil hakkını kullanmamıştır. Davacı 9.1.2012 tarihinde davalıya gönderdiği ihtarla cayma hakkını kullanarak sözleşmenin feshini ve ödemelerinin iadesini talep ettiğinden cayma hakkının süresinde kullanıldığının kabulü gerekir. Mahkemece, davacının cayma hakkını süresinde kullanması nedeniyle sözleşmenin feshi ile yaptığı ödemelerinin tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.” gerekçesi ile hüküm oy çokluğu ile bozulmuştur.
Yerel mahkemece önceki gerekçelerin yanı sıra karşı oy yazısında yer alan hususlara ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'un konuyla ilgili hükümlerine işaret edilmek suretiyle verilen direnme kararını davacı temyiz etmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca "davacının 10.02.2009 tarihli kapıdan satış niteliğindeki devre tatil sözleşmesi uyarınca belirlenen yıllık gider payını ve tüm aidatları yatırarak devre tatile konu tesisten yararlanma hakkını elde ettiği, davalı şirketin de kendisine düşen edimi yerine getirmediğine dair bir delilin veya iddianın bulunmadığı, bu suretle ortada karşılıklı ifa edilmiş bir sözleşmeden söz edileceği, davacı tarafından sözleşmenin benimsendiği ancak davalı şirketin bu süre içerisinde hizmeti ifaya hazır olduğu hâlde davacının devre tatile konu yere gitmediği, bu durumda cayma hakkının süresinde kullanıldığının kabul edilemeyeceği, aksi takdirde bir hakkın açıkça kötüye kullanılması sonucunun doğacağı" gerekçeleriyle oy çokluğuyla direnme kararının onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca verilen karara karşı davacı tarafından karar düzeltme yoluna gidilmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, taraflar arasında yapılan sözleşme uyarınca alıcının (tüketicinin) cayma hakkını süresinde kullanıp kullanmadığı burada varılacak sonuca göre sözleşmenin feshedilerek ödemelerin iadesinin gerekip gerekmeyeceği noktasındadır.
Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle devre tatil sözleşmelerinin hukuki mahiyetine kısaca değinilmesinde fayda vardır.
Dünya turizm sektöründe “Timeshare” olarak adlandırılan ve son yıllarda önemli bir yükseliş göstererek turizm sektörünün ulusal ve uluslararası seviyede dinamik bir alanını oluşturan “devreli tatil sistemleri” ülkemizde daha çok, sıkı koşullara (şekil, taşınmazın niteliği vb.) bağlı, sahibine aynî hak sağlayan “devre mülk sözleşmeleri” ve devre mülk sözleşmelerine göre daha kolay hayata geçirilen ve fakat yalnızca şahsi hak doğuran “devre tatil sözleşmeleri” şeklinde uygulanmaktadır.
Devre tatil sözleşmeleri 06.03.2003 tarihinden önce mevzuatımızda yer almamakta, bu nedenle uygulamada ağırlıklı olarak atipik, karma sözleşmelerden sayılmakta ve genel itibariyle sözleşme süresi boyunca her yıl belirli bir devreden belirli süre ile yararlanma yolunda şahsi hak sağlayan, taraflara karşılıklı edimler yükleyen isimsiz bir karma sözleşme olarak açıklanmakta iken; belirtilen tarihte yürürlüğe giren 4822 sayılı Kanun ile 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 6’ncı maddesine (B) bendi olarak eklenen düzenlemede yasal tanımına kavuşmuştur.
Buna göre “Devre tatil sözleşmeleri, en az üç yıl süre için yapılan ve bu süre zarfında yıl içinde, belirli veya belirlenebilecek ve bir haftadan az olmayacak bir dönem için bir veya daha fazla sayıdaki taşınmazın kullanım hakkının devri ya da devri taahhüdünü içeren ve bir nüshasının tüketiciye verilmesi zorunlu, yazılı sözleşme ya da sözleşmeler grubudur”.
Ne var ki 4077 sayılı Kanun’un bu yeni uygulamasında tüketicinin sözleşmeden cayma hakkı ile ilgili herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Oysa gerek tüketici hukukunun ruhu ve kapıdan satış, mesafeli satış gibi diğer sözleşmelerdeki kanun hükümleri, gerekse uluslararası alanda (Avrupa Birliği, 1994/47/AT sayılı, 26.10.1994 tarihli Yönetmeliği) karşımıza çıkan uygulamalar, devre tatil sözleşmelerinde de tüketicinin cayma hakkının bulunduğunun kabul edilmesini gerektirmektedir.
Bu doğrultuda oluşturulan yargısal kararlarla, devre tatil sözleşmelerinin ülkemizde tezahürünün çoğunlukla önceden herhangi bir mutabakat olmaksızın toplantılı grup satışları, tanıtım broşürü üzerinden pazarlama şeklinde ortaya çıktığı da göz önünde bulundurularak, devre tatil sözleşmesini imzalayan tüketicinin cayma hakkı yönünden kapıdan satışla ilgili mevzuat hükümlerinden faydalanması imkânı sağlanmıştır.
Kapıdan satış sözleşmeleri ise 4077 sayılı Kanun’un 4822 sayılı Kanun ile değişik 8’inci maddesinde düzenlenmiş olup bu madde hükmüne göre;
“Kapıdan satış; iş yeri, fuar, panayır gibi satış mekanları dışında yapılan satımlardır.
Bakanlık, kapıdan satış yapacaklarda aranılacak nitelikleri, bu Kanuna tabi olan ve olmayan kapıdan satışları ve kapıdan satışlara ilişkin uygulama usul ve esaslarını belirler.
Bu tür satışlarda; tüketici, teslim aldığı tarihten itibaren yedi gün içinde malı kabul etmekte veya hiçbir gerekçe göstermeden ve hiçbir yükümlülük altına girmeden reddetmekte serbesttir. Hizmetlerin satımında ise bu süre, sözleşmenin imzalandığı tarihten itibaren başlar. Bu süre dolmadan satıcı veya sağlayıcı, kapıdan satış işlemine konu mal veya hizmet karşılığında tüketiciden herhangi bir isim altında ödeme yapmasını veya borç altına sokan herhangi bir belge vermesini isteyemez. Satıcı, cayma bildirimi kendisine ulaştığı andan itibaren yirmi gün içerisinde malı geri almakla yükümlüdür”.
Madde metninden de anlaşılacağı üzere, kapıdan satış sözleşmelerinde cayma süresi; sözleşmenin mal alımına ilişkin olması durumunda malın teslimi tarihinde, hizmet alımına ilişkin olması hâlinde ise sözleşmenin imzalandığı tarihte başlar.
Devre tatil sözleşmeleri çoğunlukla yalnızca belli bir odanın ya da taşınmazın belli dönemlerde kullanılmasından ibaret değildir; tüketiciler aynı zamanda tesisten ve tesiste verilen hizmetlerden de istifade ederler. 4077 sayılı Kanun’a tabi uyuşmazlıklar yönünden devre tatil sözleşmelerinde tüketicinin cayma süresinin başladığının kabul edilebilmesi için tüketicinin sözleşmede kendisine tahsis edilen oda veya bölümü fiilen görmesi ve bu surette gerçek anlamda teslimin sağlandığının bu iddiayı ileri süren tarafından ispatlanması gerekir. Diğer bir anlatımla tecrübe ve muayene koşullu olan bu tip satışlarda cayma hakkının hizmetin ifasından sonra başlayacağı kabul edilmelidir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı tüketicinin sözleşme konusu olan tesise hiç gitmediği, tatil hakkını kullanmadığı anlaşılmıştır. O hâlde, tüketici tatil hakkından faydalanmadığına göre sözleşme imzalanmış olsa dahi cayma hakkı süresinin askıda kaldığı, davacının gönderdiği 09.01.2012 tarihli ihtarname ile cayma hakkını süresinde kullandığı ve buradan hareketle sözleşmenin feshi ve ödemelerin iadesi talebinin de haklı olduğu sonucuna varılmalıdır.
Açıklanan nedenlerle davacının karar düzeltme isteminin kabulü ile “onama” yönündeki Hukuk Genel Kurulunun 19.04.2017 tarihli ve 2017/13-637 E., 2017/757 K. sayılı kararının kaldırılmasına ve direnme kararının Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen ve Özel Daire bozma kararında belirtilen gerekçelerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında davacının devre tatile konu yere gitmediği ancak sözleşmede belirtilen tüm ödemeleri yerine getirdiği, sözleşmeyi benimsediği, cayma hakkını süresinde kullanmadığı, bu durumun 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesine aykırılık teşkil ettiği, bu sebeple Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca verilen onama kararının doğru olduğu ve karar düzeltme talebinin reddedilmesi gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
Sonuç itibariyle; yerel mahkeme direnme kararının bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440.maddesi gereğince yapılan karar düzeltme incelemesi sonunda davacının karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulunun 19.04.2017 tarihli ve 2017/13-637 E., 2017/757 K. sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 04.10.2018 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.

Address

İsmet Kaptan Mahallesi Gazi Bulvarı No:90 Çankaya İş Merkezi D:106
Konak

Opening Hours

Monday 09:00 - 18:00
Tuesday 09:00 - 18:00
Wednesday 09:00 - 18:00
Thursday 09:00 - 18:00
Friday 09:00 - 18:00

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when CY Hukuk Bürosu - Avukat Cem Yanmaz posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to CY Hukuk Bürosu - Avukat Cem Yanmaz:

Share