Tekeli Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık Bürosu

Tekeli Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık Bürosu Adres: Halkapınar Mah. Pakistan Bulv. 1203 Sk. No:13 Onuk Plaza C Blok K:8 D:821 Konak/İZMİR

Tel/Fax: 0 232 484 0 483

01/06/2020

Pandemi sürecinde alınan tedbirler çerçevesinde müvekkillerine uzaktan hizmet veren ofisimiz, 1 Haziran 2020 tarihi itibariyle hafta içi 09:00-18:00 saatleri arasında yeniden ofis çalışmalarına başlamıştır.

Görüşme talep eden müvekkillerin gelmeden önce mutlaka 05056101960 numaralı telefondan randevu alması gerekmektedir.

13/11/2019

MÜVEKKİLİN HESABI İLE İLGİLİ BİLGİLERİN BANKA TARAFINDAN VERİLMESİ İSTEMİNDE VEKALETNAMEDE ÖZEL YETKİ ARANMAYACAĞI

T.C
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO: 2016/3192
KARAR NO: 2017/5178
KARAR TARİHİ: 09.10.2017

>GENEL VEKALETNAMEYE DAYANILARAK MÜVEKKİLİN HESABI İLE İLGİLİ BİLGİLERİN BANKA TARAFINDAN VERİLMESİ İSTEMİ -MÜVEKKİLİN HESABI İLE İLGİLİ BİLGİLERİN BANKA TARAFINDAN VERİLMESİ İSTEMİNDE VEKALETNAMEDE ÖZEL YETKİ ARANMAYACAĞI

5411k/73

1136k/2

ÖZETİ: Dava, genel vekaletnameye dayanılarak müvekkilinin hesabı ile ilgili bilgilerin banka tarafından verilmesi istemine ilişkindir. Davacı vekili tarafından Banka Genel Müdürlüğü'ne hitaben yazılmış dilekçesi ile davacı adına Şubede açılan hesabın akıbetinin bildirilmesinin istendiği, banka tarafından bu talebin reddedildiği, Bankacılık Kanunu'nun ilgili maddesinin sır saklama yükümlülüğüne ilişkin olduğu, dava konusuyla ilgisinin olmadığı, Bankacılık Kanunu'nda, vekillerin bankalardan (bizzat) müvekkillerinin hesabına ilişkin olarak bilgi ve belge istemesi halinde, vekaletnamelerinde özel yetki bulunması gerektiğine dair bir düzenleme bulunmadığı, davacı adına vekaletnameye istinaden istenilen bilgilerin Avukatlık Kanunu'nun ilgili maddesi gereğince davacının vekiline bildirilmesinin gerektiği, bu hususta vekaletnamede özel yetkiye ihtiyaç bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile davacı vekilinin davalı bankadan Avukatlık Kanun'un verdiği yetkiye istinaden davacı adına istediği bilgi ve belge suretlerinin davalı banka tarafından davacıya veya vekiline verilmesi suretiyle taraflar arasındaki muarazanın giderilmesi gerekmektedir.

Taraflar arasında görülen davada ... 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 07/01/2016 tarih ve 2015/512-2016/2 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, davalı bankadan müvekkiline ait vadeli hesabın halen bulunup bulunmadığı, varsa bakiyesinin ne olduğu, mevcut değilse nedeninin ne olduğu hakkında bilgi verilmesinin istendiğini, davalı bankanın ibraz edilen vekaletnamede bankalardaki hesaplar hakkında her türlü bilgi belge v.s. talep etme yetkisi verilmediğinden vekiline bilgi verilmeyeceğinin bildiğini, davacı adına bankaya yapılan müracaatla ilgili taraflarına bilgi verilmemesi işleminin Bilgi Edinme Kanunu ve Avukatlık Kanunu'na aykırı olduğunu ileri sürerek; muarazanın giderilmesini, davalı bankanın müvekkili adına olan hesapla ilgili tarafına bilgi verilmesi yönünde hüküm kurulmasını talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkili bankanın işleminin yasa ve usule uygun olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece bozma ilamına uyularak tüm dosya kapsamına göre; dava, genel vekaletnameye dayanılarak müvekkilinin hesabı ile ilgili bilgilerin banka tarafından verilmesi istemine ilişkin olduğu, davacı vekili tarafından 10/05/2013 tarihli ... Bankası Genel Müdürlüğü'ne hitaben yazılmış dilekçesi ile davacı adına ... ... Şubesinde açılan hesabın akıbetinin bildirilmesinin istendiği, banka tarafından bu talebin 02/09/2013 tarihli yazı ile reddedildiği, Bankacılık Kanunu'nun 73/3. maddesinin sır saklama yükümlülüğüne ilişkin olduğu, dava konusuyla ilgisinin olmadığı, Bankacılık Kanunu'nda, vekillerin bankalardan (bizzat) müvekkillerinin hesabına ilişkin olarak bilgi ve belge istemesi halinde, vekaletnamelerinde özel yetki bulunması gerektiğine dair bir düzenleme bulunmadığı, davacı adına vekaletnameye istinaden istenilen bilgilerin Avukatlık Kanunu'nun 2/3. maddesi gereğince davacının vekiline bildirilmesinin gerektiği, bu hususta vekaletnamede özel yetkiye ihtiyaç bulunmadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile davacı vekilinin davalı bankadan Avukatlık Kanun'un verdiği yetkiye istinaden davacı adına istediği bilgi ve belge suretlerinin davalı banka tarafından davacıya veya vekiline verilmesi suretiyle taraflar arasındaki muarazanın giderilmesine karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 2,20 TL temyiz ilam harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, 09/10/2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

10/11/2019

NAFAKA, İŞTEN AYRILAN KADINA YOKSULLUK NAFAKASI HÜKMEDİLMEYECEĞİ

T.C
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
ESAS NO.2018/6836
KARAR NO.2019/7645
KARAR TARİHİ.24.06.2019
MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Boşanma
KARAR DÜZELTME İSTEYEN : Davalı

Yukarıda tarihi, konusu ve tarafları gösterilen hükmün; kısmen bozulmasına-kısmen onanmasına dair Dairemizin 18.04.2018 gün ve 2016/15634-2018/5203 sayılı ilamıyla ilgili karar düzeltme isteminde bulunulmakla, evrak okundu, gereği düşünüldü;

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş ise de, bu Kanuna 6217 sayılı Kanunla ilave edilen geçici 3. maddenin (1.) bendinde, Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.09.2014 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454. madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı hükme bağlandığından, karar düzeltme talebinin incelenmesi gerekmiştir.

1-Mahkemece davacı kadının açtığı boşanma davası sonucunda; davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına, davacı kadın lehine nafakaya ve tarafların tazminat taleplerinin reddine karar verilmiş, bu karara karşı tarafların temyizi üzerine Dairemizin 18.04.2018 tarih 2016/15634 Esas ve 2018/5203 Karar sayılı ilamı ile davalı erkeğin süresinde davaya cevap vermediği, vakıa ileri sürme ve delil sunma hakkını kaybettiği, bu nedenle davacı kadına kusur yüklenmesinin doğru olmadığı bu durumda davalı erkeğin tam kusurlu olduğu, davacı kadın lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiği gerekçesi ile hükmün bozulmasına karar verilmiş, davalı erkek süresinde karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Dosyanın yeniden yapılan incelemesinde; davalı erkeğe dava dilekçesinin 06.01.2015 tarihinde tebliğ edildiği, davalı vekilinin 16.01.2015 tarihli dilekçesi ile dosyaya hem vekaletnamesini sunduğu hem de cevap süresinin uzatılmasını talep ettiği, mahkemece davalı tarafa cevap dilekçesini sunmak üzere 2 haftalık ek süre verildiği, bunun üzerine davalı vekilinin 30.01.2015 tarihinde süresinde cevap dilekçesini sunduğu anlaşılmaktadır. Buna göre davalı erkek de vakıa ileri sürme ve delil sunma hakkına sahip olduğu gibi mahkemece kabul edilen ve gerçekleşen olaylara göre tarafların eşit kusurlu olduklarının kabulü ve davacı kadının tazminat taleplerinin reddinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Ne var ki bu husus ilk inceleme sarasında gözden kaçırılarak hükmün bozulmasına karar verildiğinden, davalı erkeğin karar düzeltme isteminin kabulüyle, Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı bozma ilamının kusur belirlemesi ve davacı kadın lehine maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi gerektiğine ilişkin 2. ve 3. bentlerinin kaldırılmasına, mahkeme kararının gösterilen sebeple kusur belirlemesi ve davacı kadının tazminat taleplerinin reddi yönlerinden de onanmasına karar vermek gerekmiştir.

2-Davacı kadın, dava dilekçesinde bankada çalıştığını, cevaba cevap dilekçesinde ise çalışmakta olduğu işi bıraktığını beyan etmiştir. Dosya içindeki davacı kadının çalıştığı bankadan gönderilen ihbarnamede davacı kadının 19.11.2014 tarihinde işten ayrıldığı bildirilmiş, dinlenen tanıklar da davacı kadının iş akdinin feshedileceğini düşünerek kendisinin istifa ettiğini beyan etmişlerdir. İşinden kendi isteği ile ayrılan kadın yararına yoksulluk nafakasına hükmedilemez. O halde, davacı kadın yararına yoksulluk nafakası takdiri doğru olmamıştır. Ne var ki, bu husus ilk inceleme sırasında gözden kaçırıldığından davalı erkeğin yoksulluk nafakasına yönelik karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı yoksulluk nafakasına yönelik kısmen onama ilamının kaldırılmasına, yukarıda açıklanan sebeple hükmün yoksulluk nafakası yönünden bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle davalı erkeğin karar düzeltme talebinin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440-442. maddeleri gereğince kabulüne, Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı ilamının davacı kadın lehine hükmedilen yoksulluk nafakasına yönelik onama ilamı yönünden kaldırılarak hükmün yukarıda açıklanan sebeple yoksulluk nafakası yönünden de BOZULMASINA, 1. bentte gösterilen sebeple Dairemizin 18.04.2018 tarih, 2016/15634 esas ve 2018/5203 karar sayılı kısmen onama-kısmen bozma ilamının kusur belirlemesi ve davacı kadının reddedilen tazminat talepleri yönünden bozma kararlarının kaldırılmasına, kusur belirlemesi ve davacı kadının reddedilen tazminat talepleri yönünden hükmün ONANMASINA, karar düzeltme harcının istek halinde yatırana geri verilmesine oy birliğiyle karar verildi. 24.06.2019

09/04/2019

İŞÇİNİN MEVCUT İŞYERİNDE ÇALIŞMAKTA İKEN MESAİ SAATLERİNDE AYNI ZAMANDA DENETİMLİ SERBESTLİKLE KAMUYA YARAR İŞTE ÇALIŞMASI İŞVEREN AÇISINDAN GEÇERLİ FESİH SEBEBİDİR.

YARGITAY 9. Hukuk Dairesi
2018/7654 E.
2018/16859 K.

MAHKEMESİ : ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 29. HUKUK DAİRESİ

DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

İlk Derece Mahkemesinin kabul kararına karşı davalı avukatı istinaf başvurusunda bulunmuştur.
.. Bölge Adliye Mahkemesi 29. Hukuk Dairesi davalı avukatının istinaf başvurusunu esastan reddetmiştir.
.. Bölge Adliye Mahkemesi 29. Hukuk Dairesi'nin kararı süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili özetle; davacının 05/12/2007 tarihinde sıcak satış görevlisi olarak davalı şirkette çalışmaya başladığını, işe ilk girdiği tarihten bu yana haftada 6 gün çalıştığını, sabah saat 06.30'da işe başlayıp akşam 16.30'a kadar çalıştığını, davacıya davalı işyeri tarafından fazla çalışma muvafakatnamesi imzalatılmaya çalışıldığını, davacının muvafakatnameyi imzalamadığını, davacıya yaptığı fazla çalışmalarının ücretlerinin de ödenmediğini davacının trafik kazası sebebi ile ... Asliye Ceza Mahkemesi'nde para cezasına çarptırıldığını ve denetimli serbestlikten yararlanması yönünde karar verildiğini, denetimli serbestlik kararının 31/12/2015 tarihinden itibaren uygulanmaya başlandığını, hafta içi 14.30-16.30 arası işyerine 5 dakika mesafede bulunan ... Müftülüğü'ne bağlı ...Camiisi'nde çalışmak suretiyle infaz edileceğinin kararlaştırıldığını, davacının çalışma saatlerini haftalık 45 saate göre ayarlanmasını işverene bildirdiğini, işverenin davacının bu talebine yazılı cevap vermemesi üzerine davacının noter aracılığıyla ihtarname çektiğini, davacının yaklaşık 1 ay boyunca sabah 06.30 da işe başladığını ve 14.30'a kadar iş yerinde çalıştığını, davacının yazılı olarak bu durumun tebliğ edilmesi yönündeki ihtarına karşın davalı işverenin 04.02.2016 tarihinde iş akdini feshettiğini bildirdiğini, davalı işverenin davacıya tebliğ ettiği fesih yazısında çalışma mesaisinin 16.00'da sona erdiğini belirttiğini, davacının fazla mesai yapmaması nedeniyle iş akdninin feshedildiğini iddia ederek, feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir

B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı vekili özetle; davacının günlük 2'şer saat olmak üzere toplam 896 saatlik kamu yararına çalışmasını davalı firmada çalışmaya devam ederken tamamlamak istediğini, davacının bu talebinin esasen davacının yaklaşık 2 yıl boyunca davalı firmada çalışmaya devam ederken işten erken çıkarak aynı zamanda ... Müftülüğü nezdinde çalışması anlamına geldiğini, davacının söz konusu talebinin davalı firmanın iş planlanmasını işyeri organizasyonunu ve iş akışını olumsuz etkileyeceğini, işyerinde ve diğer çalışanlar nezdinde olumsuzluklara yol açacağını, davacının davalı firmada çalıştığı dönemde denetimli serbestlik dahi olsa başka bir işte çalışmasının, davalı firmadaki çalışma performansını ve verimini olumsuz etkileyeceğini, işten yarım saatte olsa erken çıkmasının diğer çalışanlar üzerinde olumsuz etkilere yol açacağını, davacının hergün yarım saat-bir saat önce işi bırakıp diğer tarafa gitmesi gerekeceğini böyle bir duruma davalı firmanın katlanmasını talep etmesinin davalı firmanın cezanın çekilmesine ortak olmasını istemekle eşdeğer olduğunu ve davacının iş sözleşmesinin geçerli nedenle feshedildiğini savunarak, davanın reddini talep etmiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, toplanan kanıtlara dayanılarak; ”Tüm dosya kapsamından davacının denetimli serbestlik kapsamında kamu yararına bir işte çalışmadan evvel işyerinde 06:30-16:30 saatleri arasında çalıştığı davacıya kamu yararına bir işte çalışma kapsamında denetimli serbestlik kararı verilince davacının iş yerine yakın bir kamu kurumunda çalışmaya başladığı, ayrıca fazla mesai yapmak istemediği, fazla mesai yapmayı kabul ettiğine dair muvafakatnameyi imzalamadığı,davacının denetimli serbestlik kapsamında çalışma sürelerini işverene bildirerek çalışma zamanlarının düzenlenmesini noter kanalı ile ihtaren istemesi üzerine davalı işveren tarafından davacının iş aktine son verildiği, davacının 1 ay süre ile hem iş yerinde hem de denetimli serbestlik kapsamında çalıştığı, işveren tarafından davacının çalışma süreleri denetimli serbestik kararı da gözetilerek düzenlenebilecek iken fesih yoluna başvurulduğu, davacının 2007 yılından beri davalı şirkette çalıştığı 2016 yılında yasal zorunluluk dolayısı ile çalışması nedeni ile işveren tarafından işçinin çalışma koşulları ve saatleri değiştirilmek veya başka bir birimde görevlendirmek gibi seçenekler değerlendirilmeden işçinin iş aktinin feshedildiği feshin geçerli sebebe dayanmadığı, işçinin bu yasal yükümlülük ile başka bir iş bulmasının da güç olduğu, uzun süre çalıştığı işyerinin işçiyi düşünerek bir düzenleme yapabileceği dikkate alınarak davacıya farklı bir görev ve pozisyonda iş teklifinin yapılmadığı, bu nedenle feshin son çare olması ilkesine uygun davranılmadığı“ gerekçeleriyle iş akdinin feshinin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmiştir.

Ç) İstinaf başvurusu :
İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

D) İstinaf Sebepleri:
Davalı vekili istinaf başvurusunda;davalı vekili gerekçesiz istinaf dilekçesi ile; ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, gerekçeli istinaf dilekçesinin yasal süresi içinde sunulacağını belirterek ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmesini istemiştir.

E) Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti :
Bölge Adliye Mahkemesince, “Davalı vekilince henüz gerekçeli karar yazılmadan ve tebliğ edilmeden 04/07/2017 tarihinde gerekçesiz istinaf dilekçesi süresi içerisinde verilmiş ve istinaf kanun yoluna başvurulmuştur. Tarafların gerekçeli istinaf dilekçelerini verme süresi gerekçeli kararın kendilerine tebliğinden itibaren 8 gündür. Gerekçeli karar davalı tarafa 07/08/2017 tarihinde tebliğ edilmiş olup davalı tarafından gerekçeli istinaf dilekçesi dosyaya sunulmamıştır.
Davalı tarafından verilen 04/07/2017 tarihli gerekçesiz istinaf dilekçesi süresi içerisinde verilmiş olan ve geçerli olan istinaf kanun yoluna başvuru dilekçesidir. Bu dilekçede her ne kadar istinafa konu edilen sebep ve gerekçeleri belirtilmemiş ise de; geçerli bir istinaf yoluna başvuru dilekçesi olduğundan kamu düzenine ilişkin şartlar incelenmiş olmakla, kamu düzenine aykırı herhangi bir durumunda bulunmadığı” gerekçesiyle, davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

F) Temyiz başvurusu :
Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davalı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.

G) Gerekçe:
Somut uyuşmazlıkta; davacının yaptığı trafik kazası nedeniyle yargılandığı ceza davasında 2 yıl süre ile 14:30-16:30 saatleri arasında, belirlenen bir kamu işyerinde çalışarak denetimli serbestliğe tabi tutulması kararlaştırılmıştır. Bu karar üzerine davacı davalı işverene müracaat ederek normal şartlarda 16:30 da çıkması gereken işyerinden saat 14:30 da çalışması gereken kamu işyerinde olacak şekilde ayrılmasına, işverenin müsaade etmesini talep etmiştir. Davalı ise, iki yıl süre ile mesainin yaklaşık üç saat önceden bırakılmasının işyerinde olumsuzluklara yol açacağını, iş akışını bozacağını öne sürerek bu talebi kabul etmemiş ve davacının işten erken ayrılmaya başlayarak, işyerinde işi aksatması sonrasında da, mevcut durumu zorlayıcı neden kabul ederek iş akdini feshetmiş ve davacıya kıdem tazminatını ödemiştir.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/III.maddesindeki hüküm işçinin zorlayıcı neden ile hiç çalışamaması anlamında olup, işyerinden erken saatlerde ayrılma, bu kapsamda değildir. Ancak davacı işçinin 2 yıl süre ile işyerinden mesai bitmeden ayrılacak olmasının iş akışını bozacağı açık olup, işverenden bu duruma katlanması beklenemez. Bu itibarla davalı işverenin yaptığı feshin haklı değil ancak geçerli nedene dayandığı kabul edilerek davanın reddi gerektiğinin düşünülmemesi hatalıdır.
Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararının bozularak ortadan kaldırılmasına ve Dairemizce 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/3. maddesi uyarınca aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir.

HÜKÜM :
Yukarda açıklanan gerekçe ile;
1. Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. Davanın REDDİNE,
3. Alınması gereken 35,90 TL karar- ilam harcından davacının yatırdığı 29,20 TL peşin harcın mahsubu ile bakiye 6,70 TL karar- ilam harcının davacıdan tahsili ile hazineye irat kaydına,
4. Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 159,50 TL. yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,
5. Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre belirlenen 2.180,00 TL. ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
6. Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine,
7-Dosyanın İlk Derece Mahkemesi'ne, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderilmesine,
Kesin olarak 27.09.2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

14/11/2018

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu
ESAS NO : 2015/10-2680
KARAR NO : 2018/214

Taraflar arasındaki “tespit ve itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İzmir 1. İş Mahkemesince asıl davanın kabulüne birleşen davaların reddine dair verilen 09.06.2014 gün ve 2014/32 E.-2014/470 K. sayılı kararın temyizen incelenmesinin asıl dosya davalısı birleşen dosyalar davacısı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 19.11.2014 gün ve 2014/20644 E., 2014/24275 K. sayılı kararı ile;

"...Asıl dava, hak sahibi konumunda yer alan davacıya bağlanan ölüm aylığının 5510 sayılı Kanun hükümleri gereğince kesilmesi yönündeki davalı SGK Başkanlığı işleminin iptali ile kesilme tarihi itibarıyla aylığın yeniden bağlanması gerektiğinin tespiti istemine, karşı dava ise yersiz ödendiği iddia edilen aylığın tahsili için yapılan takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece, bozma ilamına uyularak, ilamında belirtildiği şekilde asıl davanın kabulüne, karşı davanın reddine karar verilmiştir.

Hakkında verilen boşanma kararı kesinleşen davacıya, iştirakçi babası üzerinden 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla bağlanan ölüm aylığının/gelirinin, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca gerçekleştirilen işlemle 01.08.2009 tarihi itibarıyla kesilerek, 01.08.2009-31.08.2011 döneminde yersiz ödendiği ileri sürülen aylıklar/gelirler yönünden borç tahakkuk ettirildiği anlaşılmaktadır.

Mahkemece uyulan Dairemiz bozma ilamında, "...tutanak tanıklarının müfettişe verdikleri imzalı beyanlarında birlikte yaşama olgusunu teyit ettikleri, yargılama sırasında ise müfettiş tarafından tutulan tutanağın okutulmadan imzalatıldığını ifade ettikleri belirtilerek, Mahkemece tutanak mümzileri dinlenmeli, çelişkinin giderilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Bozma sonrasında, Mahkemece, tanıkların yargılamada davacının boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşamadığını belirttikleri, tutanak tanıkları hakkında suç duyurusunda bulunulduğu, ancak soruşturma izni verilmediği, bozma ilamı sonrasında yapılan yargılamada birlikte yaşamaya ilişkin delil elde edilemediği gerekçesiyle asıl davanın kabulüne, karşı davanın reddine karar verilmiştir.

Uyuşmazlığın çözümü açısından özellikle belirtilmelidir ki, 5510 sayılı Kanunun 59 ve 100. maddeleri uyarınca Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından tutulan tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerlidir, diğer bir anlatımla; yetkili kişilerce düzenlenen ve tarafların ihtirazi kayıt koymaksızın imzaladığı tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olup, aksi ancak yazılı delille kanıtlanabilir.

Ne var ki, aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olan tutanaklar ile ifade edilen tutanaklar: Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından belgelere dayalı olarak düzenlenmiş olanlar ile belgeye dayalı olmamakla birlikte düzenlenmesinde hazır bulunan işveren, işçi veya üçüncü kişi beyanları uyarınca düzenlenerek doğruluğu ilgili kişilerin imzaları ile tasdik edilen ve imza inkârına konu olmayan tutanaklardır.

Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından yapılan incelemelere dayalı tutanakların değerlendirildiği ve varılan sonucun yazıya geçirildiği raporların, sadece memur veya müfettiş tarafından düzenlenmiş olmaları, anılan raporların 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 59 ve 100.maddeleri kapsamında aksinin yazılı delille kanıtlanması gereken belgeler olarak kabulleri için yeterli değildir.

Buna göre, özellikle, rapor veya ekli tutanaklarda imzası bulunmayanlar yönünden, söz konusu tutanakların aksinin yazılı delille kanıtlanması yükümünden söz etmek mümkün değildir.

Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları ve iş müfettişi raporlarının, rapora dayanak alınan tutanaklar ile birlikte değerlendirilmesi ve ancak belirtilen nitelikteki ekli tutanakların anılan Kanun kapsamında aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge olduğunun kabulü, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesinin açık hükmü karşısında zorunludur.
Nitekim Hukuk Genel Kurulu’nun 14.11.1979 gün ve 1014 E., 1364 K. ile 04.02.2009 gün 2009/9-2 E. 2009/48 K. sayılı, 31.05.2013 tarih ve 2012/10-1709 Esas, 2013/808 Karar sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır.

Yukarıda belirtilen hukuki ve fiili durumlar ışığında, müfettiş raporu ekinde yer alan imzalı tutanakların anılan Kanun kapsamında aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge olduğunun kabulü gereğinin gözetilmemesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı (karşı davacı) Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…"

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Asıl dosya davalısı birleşen dosyalar davacısı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Asıl dava ölüm aylığının iptali ve buna bağlı olarak yersiz ödenen aylıkların tahsiline dair Kurum işleminin iptali, birleşen davalar ise yersiz ödenen aylıkların tahsili için başlatılan icra takibine itiraz üzerine vaki itirazın iptali ile asıl alacağın %40’ı oranında icra inkâr tazminatına hükmedilmesi ve yersiz sağlık karnesi kullanımından dolayı başlatılan icra takibine itiraz üzerine vaki itirazın iptali ile asıl alacağın %40’ı oranında icra inkâr tazminatına hükmedilmesi istemine ilişkindir.

Asıl dosya davacısı birleşen dosyalar davalısı vekili müvekkilinin babasından dolayı ölüm aylığı almakta iken Kurumca eski eşiyle fiilen birlikte yaşadığının tespit edildiği gerekçesiyle ölüm aylığının iptal edildiğini, müvekkilinin boşandığı eşiyle birlikte yaşamadığını ve bu yönde aylık kesme koşullarının müvekkili açısından gerçekleşmediğini ileri sürerek ölüm aylığının iptali ve buna bağlı olarak yersiz ödenen aylıkların tahsiline dair Kurum işleminin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

Asıl dosya davalısı birleşen dosyalar davacısı SGK vekili asıl davada vermiş olduğu cevap dilekçesinde davanın İdari Yargının görev alanında kalması nedeniyle görev yönünden reddedilmesi gerektiğini, davanın esası yönünden ise Kuruma gelen ihbar üzerine denetmen raporu ile davacının eski eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuş, birleşen davada ise M...’in muvazaalı boşandığının anlaşılması üzerine 01.08.2009 – 31.08.2011 tarihleri arasında yersiz ödemelerin tahsili için icra takibi başlatıldığını, borçlunun icra takibine konu olan borca ferilerine ve takibe itiraz ettiğini ileri sürerek davalının itirazının iptali ile takibin devamına ve asıl alacağın %40’ı oranında icra inkâr tazminatına karar verilmesini, diğer birleşen dosyada ise M...’in yersiz sağlık karnesi kullanımından dolayı Kurum alacağı için icra takibi başlatıldığını, borçlunun icra takibine konu olan borca ferilerine ve takibe itiraz ettiğini belirterek davalının itirazının iptali ile takibin devamına ve asıl alacağın %40’ı oranında icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece 29.06.2012 tarihli kararda davacıya 5434 sayılı Kanunun iştirakçisi iken vefat eden babasından dolayı ölüm aylığı bağlanması nedeniyle açılan davanın idari yargının görev alanında kaldığı gerekçesiyle görevsizlik karar verilmiştir.
Hükmün asıl dosya davacısı birleşen dosyalar davalısı vekilince temyizi üzerine Özel Dairece 15.11.2012 tarihli kararda davanın yasal dayanağının 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanunun 56. maddesinin son fıkrasında düzenlendiğini, bu maddeye koşut düzenlemenin 5434 sayılı Kanunda yer almaması sebebiyle davanın adli yargıda çözülmesi ve işin esasına girilmesi gerektiği belirtilerek hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Mahkemece Özel Dairenin bozma kararına uyularak, davanın esası yönünden inceleme yapılmış ve davacının boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı konusunda herhangi bir kanıt sunulamadığı, denetim memuru raporuna dayanak alınan tanıkların beyanlarının ise tutanağa farklı yansıtıldığı gerekçesiyle 12.06.2013 tarihli kararda asıl davanın kabulü ile davacının ölüm aylığının kesilmesine yönelik Kurum işleminin iptaline, aylığın kesildiği tarih itibariyle yeniden bağlanmasına, birleşen davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmün asıl dosya davalısı birleşen dosyalar davacısı Kurum vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece 13.12.2013 tarihli kararda bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve özellikle taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması gerektiği, somut olayda tutanak tanıklarının müfettişe verdikleri imzalı beyanlarında birlikte yaşama olgusunu teyit ettikleri, yargılama sırasında ise müfettiş tarafından tutulan tutanağın okutulmadan imzalatıldığını ifade ettiklerinin anlaşıldığı, mahkemece tutanak mümzilerinin dinlenilmesi ve çelişkinin giderilmesi gerektiği gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkemece Özel Dairenin bozma kararına uyularak, tutanak tanıkları dinlenmiş ve tutanak düzenleyicilerinin yazımı dışında M...’in boşandığı eşiyle birlikte yaşadığı yönünde kanıt elde edilemediği, tutanak düzenleyicilerinin eylemleri konusundaki suç duyurusunun ise idare tarafından izin verilmediği için sonuca ulaştırılamadığı, tutanak içeriğinin tanıkların beyanına aykırı olduğu konusunda kamu adına yapılacak incelemenin engellendiği ve eldeki davada ek inceleme yapma olanağının bulunmadığı, hâkimin kanıt yaratma yükümlülüğü de bulunmadığından 09.06.2014 tarihli kararda asıl davanın kabulü ile davacının ölüm aylığının kesilmesine yönelik Kurum işleminin iptaline, aylığın kesildiği tarih itibariyle yeniden bağlanmasına, birleşen davaların ise reddine karar verilmiştir.

Hükmün asıl dosya davalısı birleşen dosyalar davacısı davacı Kurum vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel mahkemece Özel Dairenin bozma kararları nedeniyle oluşan usulü kazanılmış hakkı ortadan kaldıran ve yeni gerekçelerle farklı sonuçlar önererek önceki bozma kararıyla çelişik sonuçlar gösteren bozma kararına uyulmayarak asıl davanın kabulü ile davacının ölüm aylığının kesilmesine yönelik Kurum işleminin iptali ile aylığın kesildiği tarih itibariyle yeniden bağlanmasına ve birleşen davaların ise reddine dair kararında direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı asıl dosya davalısı birleşen dosyalar davacısı SGK vekilince temyiz edilmektedir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, somut olayda babasından hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla ölüm aylığı alan davacının boşandığı eşiyle eylemli olarak birlikte yaşayıp yaşamadığının tespiti yönünden Kurum işleminin yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

Davanın yasal dayanağı 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinin ikinci fıkrasıdır.

5510 sayılı Kanunun “Gelir ve aylık bağlanmayacak haller” başlıklı 56. maddesinde:

Ölen sigortalının hak sahiplerinden;

a)Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıyı veya gelir ya da aylık bağlanmış olan sigortalıyı kasten öldürdüğü veya öldürmeye teşebbüs ettiği veya bu Kanun gereğince sürekli iş göremez hâle veya malul duruma getirdiği,

b)Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıya veya gelir ya da aylık bağlanmamış olan sigortalıya veya hak sahibine karşı ağır bir suç işlediği veya bunlara karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemesi nedeniyle ölüme bağlı bir tasarrufla mirasçılıktan çıkarıldıkları hususunda kesinleşmiş yargı kararı bulunan kişilere gelir veya aylık ödenmez. Ödenmiş bulunan gelir ve aylıklar, 96’ncı madde hükümlerine göre geri alınır.

Eşinden boşandığı hâlde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96'ncı madde hükümlerine göre geri alınır…” düzenlemesi yer almaktadır.
01.10.2008 tarihinden önce yürürlükte bulunan ve sosyal güvenlik mevzuatının temelini teşkil eden, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ile 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu’nda yer almayan dava konusu düzenleme ilk kez 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda yer almıştır.

Bu düzenleme ile ölen sigortalının kız çocuğu veya dul eşi yönünden, boşanılan eşle boşanma sonrasında fiilen birlikte olma durumunda, ölüm aylığının kesilmesi ve ödenmiş aylıkların geri alınması öngörülmektedir. Buna göre, daha önce sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusu, gelir veya aylık kesme nedeni ve bağlama engeli olarak benimsenmiştir.

Anılan maddenin gerekçesinde de açıklandığı üzere, düzenleme ile hakkın kötüye kullanımının olası uygulamaları engellenmek istenmiş ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için kötüye kullanımın varlığı belirlendiği takdirde, ilgiliyi haktan yararlandırmama; hakkın kötüye kullanılması durumunda hak sahipliğinin ortadan kalkması ve dolayısıyla gelir veya aylık bağlanmaması esası kabul edilmiştir.

Gerçekten kişiyi, ölüm aylığı almak üzere boşandığı eşle fiilen birlikte yaşamaya sürükleyen etkenin niteliği ve türü, hukuk düzeni açısından önem taşımamaktadır. Çünkü, hakkın kötüye kullanılması hangi dürtüyle (saikle) ortaya çıkarsa çıksın, sonuçta hukuk bakımından sadece ve sadece “kötüye kullanma” olup, hukuk düzeni tarafından korunmamaktadır (Centel, Tankut; Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayanın Aylığının Kesilmesi, MESS Sicil Dergisi, Mart 2012, s. 195).

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, hak sahibinin boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşaması her ne saikle olursa olsun, Anayasal bireysel özgürlük kapsamında kalmakta ise de Devlet sosyal görevlerini mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirmesine ilişkin Anayasa’nın 65. maddesi uyarınca sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gibi, Devletin boşanan eşlerin birlikte yaşamasına yasak getirmesi mümkün olmamakla birlikte bu durumda olan kişileri sosyal sigorta yardımları kapsamı dışında bırakması mümkündür.

Bilindiği üzere 5510 sayılı Kanunun 56/2. maddesinin 2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2, 5, 10, 11, 12, 17, 20, 35, 60 ve 138. maddelerine aykırılığı iddiası ile iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurular yapılmıştır.
Anayasa Mahkemesi yapılan başvurular üzerine yaptığı değerlendirme sonucunda 28.04.2011 gün 2009/86-70 sayılı kararında, “…ölüm aylığını alabilmek için evli olmamak koşulunu aşmak amacıyla iyi niyete dayanmayan ve dürüst olmayan boşanma isteği ve çabası ile boşanma kararı elde edilip buna bağlı olarak ölüm aylığı alınması, açıkça hakkın kötüye kullanılmasıdır. Hakkın kötüye kullanılması hukuk devletinin koruması altında değerlendirilemez. Bu nedenle hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan itiraz konusu kural hukuk devletine aykırı bir düzenleme olarak görülemez… Resmî evliliği olmadan birlikte yaşayanlar ile ölüm aylığı alabilmek için hakkını kötüye kullanarak resmî evliliğini boşanma ile sonlandırıp boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam edenler söz konusu hakkı kullanmak bakımından eşit kabul edilemeyeceklerinden, bunlar arasında eşitlik karşılaştırması yapılamaz… Ölüm aylığı… yasa koyucunun sosyal güvenlik konusuna geniş bir yaklaşımının sonucu sigortalının ölümü ile aranan koşulların sağlanması hâlinde sigortalının geride kalan hak sahipleri açısından getirdiği bir ödemedir. İtiraz konusu kural, hak edilmediği hâlde ölüm aylığı alınarak hakkın kötüye kullanılmasına engel olma amacını taşıdığından ölüm aylığı almayı hak edenler açısından SGK’nun mali kaynakları çerçevesinde Anayasa’nın 60. maddesinde ifade edilen güvenceyi sağlamaya çalışmanın bir gereğidir. Ölüm aylığı alabilmek için öngörülen koşulun hakkın kötüye kullanılarak sağlanmak istenmesi sosyal güvenlik hakkıyla bağdaştırılamaz” gerekçesiyle, hükmün Anayasa’nın 2, 10, 60 ve 65. maddelerine aykırı olmadığı; 5, 11, 12, 17, 20, 35 ve 138. maddeleri ile ilgisinin olmadığı belirtilerek oy çokluğuyla başvuruların reddine karar verilmiştir.

Sonuç olarak, davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 sayılı Kanunun 56. maddenin ikinci fıkrasının, ölüm aylığından yararlanma hakkının kötüye kullanılmasını engellemek amacıyla düzenleme getirmiş olması ve düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığının tespitine ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı karşısında, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı organlarının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı tespit edilen hak sahiplerine gelir veya aylık tahsisi yapılmamasına ve bağlanan gelir veya aylığın kesilmesine ilişkin Kurum işlemi usul ve yasaya uygundur.

Bu kabul doğrultusunda, gelirin veya aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alma hakkının kapsamına ilişkin olarak; fiilen birlikte yaşama olgusunun başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibariyle gelir veya aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun ve yersiz kabul edilmeli, ancak söz konusu madde 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girdiğinden, fiili birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yürürlük günü öncesine gidilmemeli; 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahakkuku söz konusu olmamalı ve bu şekilde belirlenecek yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Kanunun 96. maddesine göre uygulama yapılmalıdır.

Yeri gelmişken maddenin zaman bakımından uygulanması yönünden 5510 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesinin değerlendirilmesinde de zorunluluk bulunmaktadır.

5510 sayılı Kanunun “Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlıklı 17.04.2008 tarihinde yayınlanan 5754 sayılı Kanunun 68. maddesi ile değişik Geçici 1. maddesi:

“Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4' üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ve bu Kanunla mülga 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4’ üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4’üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında kabul edilir.

17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı, 2/9/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanan; aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanun’un 1’inci maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edilir. Bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümleri uygulanır.

Bu Kanunun 4'üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine göre sigortalı sayılanlara ve bunların hak sahiplerine bağlanmış olan aylık ve gelirler, 55'inci maddenin ikinci fıkrasına göre artırılır…” şeklinde düzenleme içermektedir.
Anılan Geçici madde ile kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden önce sosyal güvenlik kanunları uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan gelir veya aylığın, durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan hükümlerinin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle fiili olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin veya aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56. maddenin zaman bakımından uygulanması hususu da çözüme kavuşturulmalıdır.
Bu kapsamda, yine maddenin amacında da belirtilen 4721 sayılı TMK’nın “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde yer alan ve maddenin düzenleniş amacı olan dürüstlük kuralı çerçevesinde çözüme gidilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.
TMK’nın anılan 2. maddesi uyarınca:

“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.
Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”

Anılan madde uyarınca bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumayacağı gibi, hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı ilkesi de birlikte gözetilmek suretiyle, 5510 sayılı Kanunun 56. maddesi açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı durumlarda, anılan yasal düzenleme öncesinde ilgililer her ne amaçla boşanmış olurlarsa olsunlar, fiili birlikteliklerini 5510 sayılı Kanun ile getirilen yeni düzenleme sonrasında da sürdürdüklerinin veya söz konusu düzenlemeden itibaren anılan tür ve nitelikte bir beraberliğe başladıklarının kanıtlanması durumunda, başka bir anlatımla fiili olarak birlikte yaşama olgusunun saptandığı durumlarda, anılan 2. madde kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir veya aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelir veya aylığın kesilmesi gerekmektedir.

Kuşkusuz hak sahibine, fiili birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren, diğer koşulların da varlığı durumunda gelir veya aylık bağlanabileceği açıktır.

5510 sayılı Kanunun 56. maddesinin uygulanmasında üzerinde durulması gereken bir diğer husus da, maddede yer alan “boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen” unsurunun, diğer bir ifade ile boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiğidir.

Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “İspat yükü” başlıklı 6. maddesinde, Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlü olduğu belirtilmiş olup, ispat yükünün Kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin tarafını oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında bulunduğu, Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın yasal karinenin aksini ispat edebileceği kabul edilmektedir.

Boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiği ve ispat yükü hususunda 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 59 ve 100’üncü maddeleri üzerinde durulması gerekmektedir. 5510 sayılı 59’uncu maddesinde Kurumun denetleme ve kontrol yetkisi belirtilmiş, 59/2’inci maddesinde “Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında tespit ettikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemler, yemin hariç her türlü delile dayandırılabilir. Bunlar tarafından düzenlenen tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir.” hükmüne yer verilmiştir. Öte yandan 5510 sayılı Kanunun 100’üncü maddesinde ise bilgi ve belge isteme hakkı, bilgi ve belgelerin Kuruma verilme usulü düzenlenmiştir.

Özellikle belirtilmelidir ki 5510 sayılı Kanunun 59 ve 100’üncü maddeleri uyarınca Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından tutulan tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar geçerli kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, yetkili kişilerce düzenlenen ve tarafların ihtirazi kayıt koymaksızın imzaladığı tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olup, aksi ise ancak yazılı delille kanıtlanabilir.

Kaldı ki Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları ve iş müfettişi raporlarının, rapora dayanak alınan tutanaklar ile birlikte değerlendirilmesi ve ancak belirtilen nitelikteki ekli tutanakların anılan Kanun kapsamında aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge olduğunun kabulü, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesinde de açıkça hüküm altına alınmıştır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 14.11.1979 gün ve 1014 E., 1364 K. ile 04.02.2009 gün ve 2009/9-2 E.-2009/48 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır.

Ne var ki, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından yapılan incelemelere dayalı tutanakların değerlendirildiği ve varılan sonucun yazıya geçirildiği raporların, sadece memur veya müfettiş tarafından düzenlenmiş olmaları, anılan raporların 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 59. ve 100. maddeleri kapsamında aksinin yazılı delille kanıtlanması gereken belgeler olarak kabulleri için yeterli değildir. Ayrıca 5510 sayılı Kanunun 59/2’inci maddesinde belirtilen aksi sabit oluncaya kadar geçerli olan tutanakların Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından belgelere dayalı olarak düzenlenmiş olması veya belgeye dayalı olmamakla birlikte hazır bulunan işveren, işçi veya üçüncü kişi beyanları uyarınca düzenlenerek doğruluğu ilgili kişilerin imzaları ile tasdik edilen ve imza inkârına konu olmayan tutanaklar olması gerekmektedir.

Buna göre 5510 sayılı Kanunun 59’uncu ve 100’üncü maddelerinde söz edilen görevliler tarafından düzenlenen tutanaklar üçüncü kişilerin imzalı beyanları alınarak düzenlenmiş ve imza inkârına da konu olmamış ise artık aksi sabit oluncaya kadar geçerli kabul edilecektir. Bu tutanakların aksi ancak yazılı delille ispatlanabilir.

Bu ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında, davacı M...ve 26.06.2009 tarihinde boşandığı eski eşi Recep Özdemir’in fiili birlikteliğine dair 30.06.2011 tarihli araştırma raporunda beyanda bulunan tanık ifadelerinin yazılı belgelerle aksinin ortaya konmadığı, imza inkârında bulunmayan tutanak tanıklarının araştırma raporunda verdikleri ifadeleri mahkeme huzurunda kabul etmeseler dahi resmî belge niteliğinde olan tutanağının içeriğinin aksinin kanıtlanmadığı ve fiili birlikteliğe dayalı söz konusu davalarda usulü kazanılmış hakkın oluşmasının mümkün olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, Kurum işleminin yerinde olduğu anlaşılmaktadır.

Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Asıl dosya davalısı birleşen dosyalar davacısı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 14.02.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.

Address

Pakistan Bulvari 1203 Sk
Konak
35170

Opening Hours

Monday 09:00 - 18:00
Tuesday 09:00 - 18:00
Wednesday 09:00 - 18:00
Thursday 09:00 - 18:00
Friday 09:00 - 18:00

Telephone

+905056101960

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Tekeli Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık Bürosu posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Tekeli Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık Bürosu:

Share