10/01/2020
Mehmet BAŞARAN’I ANMAK…
Av. Celal ÜLGEN
1972 yılıydı, Hukuk fakültesinden sonra stajımı tamamlamış, avukatlığa yeni başlamıştım. Kartal’da Yüksek Öğrenim Derneğinde bazı etkinlikler yapıyor, DOSTLAR, GENAR ve AST gibi tiyatroları getirerek halkın bilinçlenmesine katkı sağlamaya çalışıyorduk.
Bu arada devrimci öğretmenlerin kurduğu TÖS ile de ilişkilerimiz sürüyordu. Bir gün AST’ın oynadığı 403. Kilometre adlı oyunu halka izletmeye çalışırken oyunu yasaklama girişimi oldu. 12 Mart Muhtırasının verildiği bu günlerde zamanlarda faşizmin etkisini sokaklarda, evlerde, özellikle sinema ve tiyatro gibi insanların toplu halde bulundukları yerlerde çok daha yoğun hissediyorduk.
Başaran’ı o zaman tanımıştım. Kartal Lisesinde Ortaokul kısmında TÜRKÇE öğretmenliği yapıyordu. Korkusuz ve kararlı tavrı ile dikkat çekiyordu. O zamanki Türkçe kitaplarında şiiri vardı; sonra bir daha gelmemek üzere tümden yasakladılar Başaran’a ders kitaplarını.
403. Kilometre Oyununu her türlü baskıya karşın izletmeyi başarmıştık. Bir kaç gün sonra oyunun kritiğini yaptığımız Kartal lisesi öğretmenlerinden, Başaran’ın Göztepe Dilsiz ve Sağırlar okuluna atamasının yapıldığını öğrendim. “Git orada anlat” demişlerdi ona. Fakat daha ilginç bir şey oldu, o zamanki Lise Müdürü Necip Müftüoğlu Başaran’ın bıraktığı sınıflara Türkçe dersi vermemi önerdi. Bu benim için bulunmaz bir fırsattı. Hem çok sevdiğim öğretmenlik mesleğini yapacak ve hem de yeni açtığım avukatlık yazıhanesinin giderlerini karşılayacak bir kaç kuruşum olacaktı.
Severek gittim Türkçe derslerine. Ancak beni bir gerçek bekliyordu. Başaran’ın sınıfları Türkçe derslerine adeta aşıktı. Ve de Başaran’ı özlemle arıyorlardı. Kısa süre sonra bütün öğrencilerle iletişim kurmak zor olmamıştı. Başaran’ın öğrencilerden edindiğim bilgilerle yöntemini kullanacaktım. Öğrenciler sürekli bir gazete ya da dergi çıkarmak için beni sıkıştırıyorlardı. Ben de onlara;” O zaman yazın getirin bakalım, ne kadar yazabiliyorsunuz.” Dedim. Yazdılar ve getirdiler. Onları teksir makinası ile dergi haline getirdip, bütün okula dağıttık. Güzel şeyler yazıyorlardı. Başaran eğitimin tam içine girmiş ve onlara ulaşmayı başarmıştı.
Daha sonra bu sınıflarda klasik eğitimden biraz daha ayrılma gereksinimi duyacaktım. Örneğin, o zamanki Gırgır dergisinden kestiğim yazısız karikatürleri yazılı kağıtlarının üzerine yapıştırarak her öğrenciye değişik konu vermek gibi çalışmalar yaptık. Bu yöntemi de sevdiler.
* * *
1972 yılının Mayıs ayına gelmiştik... 6 Mayıs Pazartesi günü sabah erken Okula gitmek için kalktığımda, eşim ağlayarak haberi verdi. Deniz’lerin infazı gerçekleşmişti. Deniz, Yusuf ve Hüseyin idam edilmişti. Alabora olmuş bir ruh haliyle okula gittim. Hiç unutmuyorum 3 C sınıfında girmiştim ilk derse. Sınıfta çıt yoktu, belli ki bütün öğrenciler de duymuştu... Sınıfın sonuna kadar yürüyüp ağlamaklı sonra geriye döndüğümde, karatahta üzerinde kalın yazılmış bir yazı vardı; “Hocam Ders yapmak istemiyoruz!” İşte böyle öğrenciler yetiştirmişti Başaran...
Sonra yollarımız çok keşişti Başaran ile. Benim üç hocamdan biriydi. Diğerleri Sami Karaören ve Vedat GÜNYOL... Vedat Günyol’un Maltepe’deki evinde her cuma 5-7 buluşması yapardık. Başaran ya da Vedat Günyol o hafta içindeki ürünlerini sergilerdi. Biz de dinler ve eleştirimizi yapardık. Bazen başka konuklar davet etsek de genellikle dördümüz olurduk. Bu buluşmaların bendeki eğitici ve öğretici etkisi çok fazladır.. Her geçen gün; bir yandan özekine karşı açlığımın öte yandan da ne kadar eksik olduğumun farkına varırdım.
Başaran’ın burada nasıl Öz Türkçeci olduğunu Vedat Günyol ve Sami Karaören ile birlikte Türkçe yazmak ve konuşma konusunda nasıl seçici davrandıklarını görmüştüm...
* * *
Sonra Lüleburgaz, Kırklareli, Kartal, Foça, Dikili, Şile etkinliklerinde yaşadığımız unutulmaz birliktelikler. Kartal Belediyesi Kültür ve sanat etkinlikleri sırasında Başaran’ın Bir Köy İmecesi adı altında Ferit Oğuz Bayır’ı anlatan kitabının basılıp yayınlanması...
Bu arada ÇYD Liseler arası şiir okuma yarışması düzenlemişti. Cumhuriyet dönemi şairlerinin şiirleri okunacak ve biz de Seçici Kurulda Salim Rıza Kırkpınar, Cahit Külebi, Sami Karaören, Mehmet Başaran ile birlikte olacaktık. Her gittiğimiz yarışmada öğrencilerin seçtikleri şiirler onların nasıl şiirden hoşlandıklarını da anlatıyordu. Öğrenciler genellikle yüksek sesle okunan lirik şiirleri tercih ediyordu. Arada bir Cahit Külebi ya da Başaran’ın şiirine rastlayınca çok keyif alıyorduk. Bir okulda Hem Külebi’nin ‘Hikaye’ şiirine ve hem de Başaran’ın ‘Ahlat Ağacı’ şiirine rastlamıştık. Ahlat Ağacı tam da bozkır ortasında tek başına insanlara sağladığı gölge ve serinlik ile ‘yekpare bir mavilik üstünde” akan ‘yerle gök arasında bir karaltı’ydı.
Bu ustaca yazılmış şiir, o zaman bizi canevimizden vurmuştu. Hele şiirin son dizelerinde ahlat ağacının yalnızlığını köylü yalnızlığına benzetmesi büyük işti.
Eşin dostun yaşıyor bak bahçelerde
Sen çıplak bir doruğun üzerindesin
Tam rüzgârın engini sardığı yerde
Yekpare bir mavilik üstünden akar
Altında köklerini sıkan toprak var
Dertleşir durursun gölgenle
Bazen öyle yakın geçer ki kayan yıldızlar
Halini soruverecekler sanırsın
Dağılır üstündeki yeşil sükût
Ümitle kımıldanırsın
Bakma sana bir ad verdiklerine
Yerle gök arasında bir karaltısın
Ve bütün dünya seni unutmuş
Sanki kim bilecek yaşadığını
Gelmese dallarına birkaç fakir kuş
Ne de dolmaz çilen varmış
İlk defa kırağı yaktı canını
Aşkı sonra bulutların
Rüzgârın cilvesi değil miydi
Döken yapraklarını
Durmuşsun kırların bir ucuna
Ah senin halin köylü hali
Yaşarsın kıraç toprakta
Servi-simin misali
Külebi şiirin tiyatral okunmasına kızar, Başaran ise ses çıkarmaz, aksine beğenirdi. Çünkü ÇAMLIBEL şiirini kendisi de öyle okurdu. Yetiştiği Köy Enstitülerinin kapanışını Bolu Beylerinin uykularının kaçmasına bağlayan ÇAMLIBEL şiiri onun sesinde bir başka anlam buluyordu. Öğrencilerine en çok okuduğu şiiri buydu.
Çamlıbel'de bir gül açsa,
Uykuları kaçar Bolu Beyi'nin.
Çünkü kırmızıdır gül,
Toprağın ve halkın uyanışına benzer.
Bir değil, bin gül açıyordu Anadolu'da,
Ekmeği ikiye bölsen,
Aydınlık sesi duyuluyordu halkın.
Köyleri tutmuştu aşkın ve terin hünerleri.
Bir oldular da Bolu Beyleri Kapattılar Enstitüleri...
Bir Afşar Bozlağıyım Uzunyayla’dan adlı şiirinde ise kendisini ağrı acı, umut- özlem, sevgi ve yaşam olarak tanıtması, dize ustalığı ile yapılan bir buluştur. Bu şiirin üç kıtasının her birinde bir dizeyi iki kez yinelenen söz öbeği ‘Uzak düşler Uzak Düşler’, ‘Uçan kuşlar Uçan Kuşlar’, ‘patlayan tohumlar patlayan tohumlar’ ile geçmesi hem Başaran’ın şiirine bambaşka bir lezzet ve hem de şiirin omurgasını güçlendirici bir öge katmıştır. Şiirde adı geçen Öğretmen Hatun Birsen sınıf arkadaşı ve iki çocuğunun annesi eşidir.
“Kapanmış bir okul kadar ıssız
Öğretmen Hatun Birsen
Gözlerim ellerim soluğum
Değişen ay yüzü dersi
Akciğer röntgenlerim
Bir Afşar bozlağıyım Uzunyayla'dan
Uçan kuşlar uçan kuşlar
Onarabilir mi yaramı
İpildeşen yıldızlar
Ben umudum ben özlemim”
Öykü şiirinde, Başaran bir yılda yaşlanmayı anlatır. 1947 son baharından 1948 sonbaharına değişen yaşam koşullarının ve Köy Enstitüleri üzerindeki oyunların yoğunlaşmasının verdiği mutsuzluğu konu edinir.
Yıl kırk yediydi sonbahardı
Üstümde başka gök başka bulut
Cebimde param vardı
Tramvaylar taksiler emrime hazır
Durağım İstanbullar Ankaralardı
Yıl kırık yediydi sonbahardı
Demiri büken ellerim
Üzüm gibi saçım vardı
Bir güzel geçse sokaktan
İçim aşkla dolardı
Yıl kırk sekiz mevsim sonbahar
Ankara'nın taşına bak
Neden böyle gözlerim dolar
Neydim n'oldum n'olacağım
Şu feleğin işine bak
Başaran kimi zaman kızı Deniz’i ve Eşi Hatun Birsen’i erken yitirmenin acısı ile kimi zaman ise toplumsal duyarlıklar ile sarılır şiire. “Pir Sultan Ölür Ölür Dirilir” adlı şiirinde 12 Mart Cuntasına meydan okur. Sokağa çıkma yasaklarının, ev baskınlarının, kitap yakmaların, gencecik fidanların darağacında sallandırıldığı dönemi şöyle anlatır.
Bakıp Dünyaya utandı
Bir hıdrellez sabahı
Deniz’in Yusuf’un Hüseyin’in
Boyunlarına geçen yağlı ip
Taş kesildi taşlar
Kahroldu dar ağacı
Acıya, haksızlığa, zulme başkaldırışı kadar, Homeros’a, İDA’ya Troya’ya aşkı da doruktadır, Başaran’ın. O Zeytin Ülkesinin çocuklarındandır. Bu nedenle bir kitabının adını “Koca Bir Troya Dünya” koyduğu gibi mitolojiden esinlendiği bir çok şiiri de bulunmaktadır.
Zaman ne ki diyor zeytin ağacı,
Ne ki dağda oyuntular
Susuyor Homeros’u tanıyan çamlar
Kıyı bitmiş bakmıyor o yana
Özenle Troya’yı kazanlar
Yerde sürüngenler gökte uydular
Kararıp sönüyor İDA’nın sesi
Yaşamdan erken ayrılan ve acısını hep kalbinin derinliklerinde duyan Başaran Deniz’in doğumunu şu dizelerle anlatır.
Onarmış gibi duvarlarını kentin
Dayanıklı olsun diye tüm acılara
Tuzladık kaya tuzuyla bedenini
Yuduk kırk bir çeşit ot katılmış sularla
Ve güllerin ve dikenlerin ve kırların acemisi
Kesilmesin diye dar geçitlerde soluğun
En mavi sözcüklerle seslendik sana
'Deniz' dedik öpüp başımıza koduk tuzu ekmeği
Başaran’ın şiirleri yanı sıra çok sayıda öykü kitapları ve romanları da bulunmaktadır. Özellikle; “Kalın Mavi Bir Ses” adlı seçilmiş öyküleri, genç öykücüler için bir atölye gibidir. Başaran yazılarında ve şiirlerinde ölümü, zamanı, gerçek yaşam kesitlerini, sömürüyü, direnişi, başkaldırıyı tematik olarak işler. Öyküleri şiirsel bir anlatıma sahiptir. Onu okurken büyük bir coşku seli ile karşı karşıyasınızdır. Bir şiirinde toplu kıyımları, toplama kamplarını, zindanları anlatan Başaran, bir şiirinde de yakın zamanda Sivas’ta Madımak Oteli olayını anlatır dizelerinde.
Madımak Oteli'nde çıkarılan yangının
Dumanı yakıyor gözlerimi
Yanıyor Asım Behçet Nesimi
Metin Altıok türküler şiir
Yanıyor badem çiçekleri
Başaran yeri doldurulamayacak bir şair ve sorumlu bir insan... Yazın evrenimiz dev çınarını kaybetti...
Sürebildiğin kadar toprak
Sarabildiğin kadar kadın
Bu dünya
Güvenebildiğin kadar dost
Düşünebildiğin kadar güzel
Yaşayabildiğin kadar
Dünya