08/01/2024
ÇUKURAĞALI
(Çukurağalı romanından)
“Doğru “dedi Cemal. ”Hepimiz daha iyi yaşamak için çaba gösteriyoruz. Korkularımızı bertaraf etmeye çalışıyoruz. İnsanca yaşamak için mücadele ediyoruz. Dayım rahmetliyi ele alalım. Yıllarca dağa çıkmış, adam öldürmüş, hayatının en güzel yıllarını hapishanelerde geçirmiş. Bir insan için bütün bunlar iyi şeyler mi? Fakat mecbur kalmış. Bütün zorlukları yaşayarak geride kalan nesillerine iyi bir dünya bırakmaya uğraşmış. Bütün bu uğraşları daha iyi bir dünya için olmuş. Şimdi de bizi de bu yola teşvik etmeye çalışanlar var. Bizleri de onun gibi dağ başlarına mahkûm etmeye çalışanlar. Adam gelmiş, hiç hakkı olmadığı halde senin ektiğin tarlaya ortak olmaya çalışıyor. Sevmediğin kanlı kinli düşmanını, karşına oturtmaya çalışıyor. Bunun manası seni hayatın boyunca rahat bıraktırmayacağımdır. Hangi insan bu tehdide boyun büker? Hangi insan kanlı kinli düşmanı karşısındayken rahat eder? Bu gün, buralarda dolaşıyorsam bütün bu tehlikeleri gelecek nesilden korumak içindir. İnsan ne için yaşar? Namusu için, şerefi için. Bu harekâtlar bizde ne namus bırakacak, ne de şeref bırakacak. “
“Bunları bilmiyordum.” dedi Ali. ”Ben sanıyordum ki; Dayınız rahmetli Cumhuru öldürmüşler sizde ondan intikam almaya çalışıyorsunuz.”
“Dayımı öldürdüler “dedi Cemal.” Öldürdükleri yetmiyormuş gibi onun katilini karşımızda besliyorlar. Bunun yanında tarlamızın karşısına onun akrabalarını yerleştirmeye çalışıyorlar. Bunun tek manası var;
“Senin dayını hallettik seni de halledeceğizdir.” İnsanım diyen şahsın bunu götürmesi mümkün değil. Bu ne insanlığa yakışır, ne de düşmanlığa. Bunun karşılığının verilmesi bizim için elzem olmuştur. Canımız gitse de cevabının verilmesi şarttır. Onun anladığı dilden verilmesi daha da şarttır. O da silahtır. Onun anlayacağı tek dil ise budur.”
“Kim bunlar ?”dedi Köksal.
Cemal Köksal’a baktı. Bir süre onu süzdükten sonra:
“Sen bu işe karışma.” dedi. ”Senin tek bir gayen var, o da okumak. İçimizden bir fedai çıkarsa yeter. Allah’ın izniyle
Kardeşin onların hepsine yeter. Toybuk döllerine de, Kıçı kırık İtine de, eşkıya bozuntusuna da yeter. Biz cumhurun çocuklarıyız. Bir iki çapulcuya pabuç bırakmayız. Şimdiye kadar katilin dönmesini bekledim. O artık avucumuzun içinde. Hesap verme zamanı geç olsa da geldi. Artık hesapları verilecek. İlahi adalet onları bekliyor.”
“Bir hata yapmıyorsun değil mi ?”dedi Ali.
“Ne gibi ?”dedi Cemal.
“Biz başka türlü düşünüyorduk.” dedi Ali “Olayları kanuni çerçevede ele almıştık. Bir hata varsa adalet önünde sorduralım gibi.”
“Hangi adalet.” dedi Cemal. ”Zengini koruyan, fakiri hor gören adaletten mi bahsediyorsun? Biz onu yıllarca bekledik. Yıllarca bir şeyler yapılmasını istedik. Şu kasaba da Cumhuru öldürenin kim olduğunu çocuklara sorsan bilir. Hâkimi bilir. Savcısı bilir. Polisi jandarması bilir. Fakat hiç kimse sesini çıkarmaz. Onlarda uşaklarını herkesin gözü önünde besler. Yedirir içirir, etrafa korku salmaya çalışır. Bu adaletten mi bahsediyorsun? Böyle adalet olur mu? Buna adalet denir mi ?”
“Senin söylediklerinle şimdiki arasında fark çok var.” dedi Ali. ”Artık o devirler kapandı. Şimdi Atatürk’ün Cumhuriyeti var. Atatürk’ün savcısı var, hâkimi var. Polisi, jandarması var.”
“Varda hani ?“dedi Cemal. ”Cumhuriyetle özdeşleşmiş, ona kendini adamış ve adı Cumhur koyulmuş bir insanın kanı yerde yatarken, bu güne kadar hesap sorulmadı ise ne zaman sorulacak. Bir süre sonra onları yaylım ateşine tutarsam gör bakalım kimler benden hesap soracak. O zaman, zengin adaletinin nasıl çalıştığını gör. Benim peşimde koşan askerlerin, jandarmaların, polislerin kimler tarafından yönlendirildiğini gözlerinle gör. Hâkimlerin savcıların kimlerle oturup kalktığını bil. Sağ kalırsam, bir daha karşılaşırsak; sen bana sormadan ben sana soracağım. Bunu böyle bil. İstersen al kalemi eline olanları yaz. Hata yapmadan yaz. Yalana dolana kaçmadan yaz. Olduğu gibi yaz ki; gelecek nesiller bundan ders alsın. Bir daha kimse adaletsiz iş yapmasın.
Az önce Köksal’ın bir şiirini okuyordum. Şöyle diyordu.
Hak hukuk adalet derken,
İlim, irfan siyaset derken,
Bir bir kapanacak kötülük perdeleri,
Dolacak etrafımıza iyilik melekleri,
Ne işçiyi ezecek patron,
Ne memuru ezecek devlet,
Herkes sevecek birbirini,
İşçi memnun,
Köylü memnun,
Yaşayan insan memnun,
Yaşayacak insan memnun,
Böyle sürüp gidecek bu rüya,
Bir gün mutlaka olacak böyle bir dünya,”
Bu belki de bir şairin olmasını istediği dünya. Ama hayat şairin düşüncelerindeki gibi olmuyor. Gizli güçler, gizli oyunlar oynanıyor. Bizlerde ona haklı veya haksız bakışlarla cevap vermeye çalışıyoruz. Yani onlar yazıyor biz oynuyoruz. Belki ufacık çabalarımızla bazı şeyleri değiştirmeye çalışıyoruz. Bir kişinin çabası neyi değiştirirse o kadar. Ondan ötesi yok.”
“Bende onu söylemek istiyorum “dedi Ali. ”Sen kendi çabanla o yazılan oyunun ancak bir satırını etkileyebilirsin. Yâda bir paragrafını. Fakat topluca harekât edersek, sayfalarını, hatta oyunun kurallarını değiştirebiliriz. Dünyada kamuoyu diye bir şey var. İnsanlar artık haksızlık karşısında birlikte harekât ediyorlar. Birlikte biri bin yapıyorlar. Anlatılmak istenen olay ne kadar taraf bulursa, o kadar güçleniyorlar. Karşı tarafı etkisiz hale getiriyorlar. Bu belki de bizler gibi sahipsiz insanların eline verilmiş, kurşunsuz bir silahtır. Silahı ne kadar iyi kullanırsan o kadar büyük başarı sağlarsın. Bu yol hepimiz için eftaldir.”
“Sen bu insanları bilmezsin?” dedi Cemal. ”İnsanlar kimde para varsa ona giderler. Kimde güç varsa onu tutarlar. Para da güçte onlarda olduğuna göre gerisini söylememe gerek var mı?”
“O eskidendi.” dedi Ali. ”Şimdi benim anlattıklarım var. O silahtan da, güçten de daha kuvvetli. Biz bunu gerçekleştireceğiz. Sonuna kadar da mücadele edeceğiz. Ölmek var dönmek yok. Yeter ki davamızı iyi anlatalım. Zafer bizimledir. Bizimle olmaya da mecburdur.”
Cemal yerinden doğruldu. Yatağın altına koyduğu tabancayı çıkardı. İçindeki mermileri saydı. Sonra yerine koydu.
“Ben gidiyorum.” dedi. ”Sizin yolunuz size, benim yolum bana ait. Herkes bildiğini yapsın. Yalnız senin yaptıklarını da benim yaptıklarımı da yaz. Sonunda kimin haklı, kimin haksız olduğunu birlikte göreceğiz.”
“Tamam.” dedi Ali. ”Şu andan itibaren yazmaya başlıyorum. Dilerim ki, biz haklı oluruz ve senin başına kötü bir şey gelmez. Gelirse; bil ki senin yanındayız. Sonuna kadar mücadele edecek seni savunacağız. Bundan emin ol ”
“Allah razı olsun.” dedi Cemal. Yerinden kalktı ve dışarı çıktı. Ali ve Köksal Cemal ’in gdişini seyretti. Köksal’ın gözlerinden yaş akıyor, Ali’ye belli etmemeye çalışıyordu. Bir süre konuşmadılar. Köksal kitapları karıştırırken Ali’ye bakarak:
“Gerçekten yazacak mısın ?”dedi.
“Evet.” dedi Ali.”
“Adı ne olacak ?”
Ali bir süre düşündü. Bu arada radyoda Cemalim Cemal’im türküsü çalıyor, insanın tüylerini diken diken oluyordu.
“Buldum.” dedi Ali. ”Romanın adı Cemalim olabilir.
“Sarı Cemal” dedi Köksal. ”Ona köyde Sarı Cemal derler. Bir de yayla tarafında ona “Çukurağalı” derler.”
“Bu daha iyi “dedi Ali.
Köksal güldü. İçinden hiç cevap vermek gelmiyordu. Ali gidince yatağına uzandı. Gözlerini tavana dikerek saatlerce düşündü. Etrafta güneş yoktu. Evlerin gölgesi kara bulut gibi güneşin önünü kapatmış, dışarıdaki tavuklar kapının önüne kadar gelmişti. Ali ise odasına çekilmiş Çukurağalı romanını yazmaya çalışıyordu.