Bursa Barosu Başkanlığı

Bursa Barosu Başkanlığı Bursa Barosu Başkanlığı Resmi Facebook Sayfası Bu baroya kayıtlı 33 dava vekilinden yalnızca beşi Osmanlı uyruğu gayrimüslimler, kalanı tümüyle yabancılardı.

Türkiye’de Tanzimat dönemine gelinceye kadar, avukatlık bir meslek olarak gelişmemişti. Şer’i mahkemelerde “dava vekili” adı ile tarafları temsil eden kişiler herhangi bir kurala bağlı olarak çalışmadıkları için baro veya benzeri bir kuruluşa gereksinim duyulmamaktaydı. 1839’da yayınlanan Tanzimat Fermanı ile özellikle hukuk alanında başlatılan ve 1856 Islahat Fermanı ile hızlandırılan reform giri

şimleri, dava vekilleri kurumunun da bir takım belli kurallara bağlanarak denetlenmesi zorunluluğunu doğurdu. Böylece Osmanlı devletinde, hukuk mesleğini seçmiş olanların çatı örgütü durumundaki baroların oluşum süreci başladı. İstanbul’da kapitülasyonlarla sağlanan ayrıcalıklardan yararlanan yabancı uyruklu dava vekilleri, 1872’de Societe de Bareau de Constantinople (İstanbul Baro Derneği) adlı bir kuruluşun çatısı altında birleştiler. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı devleti, 1874 yılında yayınladığı bir kararname ile dava vekilliği mesleğine girişte sınav mecburiyetini koydu; bu sınavda başarılı olamayanlara ruhsat (izin belgesi) verilmemesi koşulunu getirdi.

16 Zilhicce 1292 (13 Ocak 1876) tarihinde “Dersaadet Dava Vekilleri Cemiyeti Nizamnamesi” çıkarıldı. İki yıl sonra “İstanbul Dava Vekilleri Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet ilk genel kurul toplantısını 5 Nisan 1878 tarihinde yaptı. Cemiyete kayıtlı dava vekillerinin sayısı 62 idi. Bunlardan 11’i Müslüman, 11’i Rum, 28’i Ermeni, kalanı da Rus, İngiliz, İtalyan, Fransız vb. yabancı uyruklu kişilerdi. Dava vekilliği ile ilgili mevzuat, 27 Haziran 1879 tarihli Padişah emri ile taşrayı kapsayacak şekilde genişletildi.

İstanbul’daki bu gelişmelerin yansımaları Bursa’ya oldukça geç ulaştı. İkinci Meşrutiyet’ten sonraki özgürlük ortamında Bursa’da da Nizamname gereği bir dava vekilleri cemiyeti kurulması kararlaştırıldı. 1909 yılında Bursa’da ruhsatlı olarak çalışan 15 dava vekili bir araya gelerek, “Hüdavendigar Vilayeti Dava Vekilleri Cemiyeti”ni kurdular. Cemiyetin başkanlığına Osman Nuri Bey (Özpay) getirildi. Bursa‘da kurulan bu cemiyetin 1918 tarihine kadarki etkinlikleri hakkında bir bilgi mevcut değildir. Ancak 1911 de Muhamat Kanun tasarısının hazırlanması aşamasında, Bursa cemiyetine bağlı dava vekillerinin önemli katkıları oldu. Balkan Savaşının çıkması üzerine bu konudaki çalışmalarda ilerleme olmadı. Ancak bu cemiyet, kuruluşundan itibaren dava vekilliği mesleğinin halk arasında güven kazanması ve saygın bir konuma kavuşması için uğraş verdi. 0 zamana kadar ruhsatlı ve ruhsatsız dava vekilleri arasında herhangi bir ayırım gözetilmezken, Cemiyet, bu ayırımı netleştiren ve dava vekillerinin görevlerinin neler olduğunu belirleyen esasları kesinleştirdi. Kurtuluş Savaşının başlangıcında Bursa Dava Vekilleri Cemiyeti Başkanı Osman Nuri Bey, Sivas Kongresine Bursa delegesi olarak katıldı. Dönüşünde M.Kemal Paşa’ya çektiği telgrafta, destek ve bağlılık dileklerini bildirdi. “Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti”nin Bursa şubesinin kurulmasına öncülük etti. Şubenin ilk yönetim kurulunda Dava Vekilleri Cemiyetinden Osman Nuri Özpay ve Muhittin Baha Pars ile birlikte Bursa kadısı Tahir Efendi de yer almışlardır. Osman Nuri Bey son Osmanlı Meclisi Mebusanına Bursa milletvekili olarak katıldı. Bu Meclisin dağıtılmasından sonra da Muhittin Baha Bey ile birlikte, Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisinde yer aldı. Bursa’nın 8 Temmuz 1918 tarihinde Yunan ordusu tarafından işgalini izleyen dönemde “Hüdavendigar Vilayeti Dava Vekilleri Cemiyeti” üyeleri, aralarında aldıklara kararla, Yunan Askeri Mahkemelerinde yargılananlardan vekâlet ücreti alınmaması yolunu benimsediler. İşgal döneminde bir hukuk savaşımı vererek sürekli biçimde her olayda Türk mahkemelerinin yetkili olduğu görüşünü savundular. Bu arada Mudanya Kaymakamı Abidin (Özmen) Beyin, casuslukla suçlanarak Gemlik’teki Yunan Harp Divanında yargılanması sırasında, savunması Cemiyet üyesi dava vekilleri tarafından üstlenildi. Cumhuriyetin ilanından sonra 3 Nisan 1924’de kabul edilen 460 sayılı “Muhamat Kanunu” ile avukatlık mesleği belli bir düzen altına alınmaya çalışılmıştır. 17 maddeden ibaret bu yasa ile o tarihe kadar yabancıların tekelinde olan avukatlık mesleği kurumsallaşmış ve Türk vatandaşlarının da icra edeceği, yapabileceği bir meslek haline gelmiştir. Yine ilk kez 10’dan fazla avukatın bulunduğu illerde baro kurulması hüküm altına alınmıştır. Baroya kayıtlı olmayanların avukatlık mesleğini icra edemeyeceği hükme bağlanmıştır. Aynı yıl Hüdavendigar Vilayeti Dava Vekilleri Cemiyeti adını değiştirerek “Bursa Barosu” adını aldı. Baro Başkanlığına da Mehmet Senihi (YAMŞUT) Bey getirildi.

1926‘da çıkarılan 708 sayılı yasa ile ‘Muhamat” kelimesi, yerini “Avukatlık” deyimine bıraktı. Ve Muhamat Kanunu’nun adı “Avukatlık Kanunu” oldu.

1938’de çıkarılan 3499 sayılı “Avukatlık Kanunu” ile ileri bir adım atıldı. Örgütlenme ve çalışma tarzı ile görev ve yetkiler yeniden düzenlendi. Ancak geçen zaman içinde ihtiyaca yetmediği ve günün koşullarını karşılamadığı görülmekle yeni bir yasa gereksinimi ortaya çıktı.

1969 yılında çıkarılan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu ile çağdaş bir mesleki örgüt yasası yürürlüğe girmiş oldu. Bu yasa ile Türkiye Barolar Birliği adıyla bir birlik kurulmuştur. Daha önceleri Adalet Bakanlığı’na verilmiş olan pek çok görev birliğe devredilmiştir. 1136 sayılı yasa, geçen zaman içinde çeşitli değişikliklere uğramış, en köklü değişiklik ise 2001 yılında çıkarılan 4667 sayılı yasa ile olmuştur. Bu yasa ile yapılan en önemli değişiklik avukatlık hizmetinin bir kamu hizmeti olmasının yanı sıra, avukatı yargının kurucu öğelerinden olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eden kişi olarak tanımlamasıdır. Bu tanımla ülkemizde avukatlık, yargının bütünleyici parçası olan savunma kurumu adına kurumsal yetki kullanan bir erke dönüşmüş olmaktadır. Bunun yanı sıra avukatlara, “hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlama” (md.2); Barolara ve Türkiye Barolar Birliği’ne de “hukukun üstünlüğü ve insan haklarını savunmak ve korumak” (md. 110/17) görevi verilmiştir. Bunun yanı sıra bu yasa ile birçok yeni kurumlar ve görevler öngörülmüştür. Denilebilir ki 4667 sayılı yasa, ülkemizde avukatlık mesleğinin dördüncü dönemini başlatan bir yasa olarak meslek tarihinde yerini almıştır. Bursa Barosu, tarihten gelen sorumluluğunun bilinci içinde, Cumhuriyetin temel esaslarına ve ATATÜRK ilkelerine bağlı kalarak görevini sürdürmektedir.

Bursa Barosu 3 Eylül 2026 Ruhsat Töreni9330 ELİF SERT9333 İREM SENEM DEMİRBAĞ9339 NUMAN EMİR KÖZ
03/09/2026

Bursa Barosu 3 Eylül 2026 Ruhsat Töreni
9330 ELİF SERT
9333 İREM SENEM DEMİRBAĞ
9339 NUMAN EMİR KÖZ

01/09/2026

Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, adli yıl açılış töreninde konuştu:
“Cumhuriyet'in sorunlarının çözümü Cumhuriyet'i demokrasiyle tamamlamak, hukukla güçlendirmekten geçer”

Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, adli yıl açılış töreninde konuştu:“Cumhuriyet'in sorunlarının çözümü Cumhuriyet'...
01/09/2026

Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, adli yıl açılış töreninde konuştu:

“Cumhuriyet'in sorunlarının çözümü Cumhuriyet'i
demokrasiyle tamamlamak, hukukla güçlendirmekten geçer”

Bursa Barosu, 2026-2027 adli yılı açılışını Adalet Sarayı tören alanında kutladı. Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun’un, Atatürk anıtına çelenk sunmasının ardından Bursa Barosu yönetimi ve avukatlar, Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere şehit ve gaziler için saygı duruşunda bulundu, ardından İstiklal Marşı okundu. Meslektaşlarına hitaben konuşan Metin Öztosun, geçtiğimiz yıl da bu kürsüden Türkiye'de hukuk devletinin temel ilkelerinin ağır biçimde aşındığını; yargı bağımsızlığının, kuvvetler ayrılığının, hukuk güvenliğinin ve adalete duyulan toplumsal güvenin ciddi bir kriz içinde bulunduğunu söylediklerini hatırlatarak başladı.
Öztosun şöyle devam etti:
HUKUK İKTİDARI SINIRLIYORSA HUKUK DEVLETİDİR
“Aradan bir yıl geçti. Bugün ne yazık ki o sözlerin geride kaldığını söyleyemiyoruz. Tam tersine yaşadıklarımız, Türkiye'nin meselesinin artık yalnızca tek tek hukuka aykırı kararlar, yanlış soruşturmalar veya tartışmalı yargılamalar olmadığını gösteriyor.
Karşımızdaki asıl mesele, hukukun hangi devlet düzeni içinde, kimin için ve hangi amaçla kullanılacağı meselesidir. Çünkü hukuk yalnızca kanun maddelerinden ibaret değildir.
Hukuk iktidarı sınırlıyorsa hukuk devletidir. Güçsüzü güçlü karşısında koruyorsa adalettir.
Herkese eşit uygulanıyorsa hukuktur.
Ama hukuk, gücü sınırlamak yerine gücün aracına dönüşürse; birine başka, diğerine başka uygulanırsa; siyasal iktidarın rakiplerini etkisizleştirmenin yolu haline gelirse orada artık hukuk devletinden söz etmek güçleşir.
Son bir yılda yaşadıklarımız, uzun zamandır dile getirdiğimiz yargının araçsallaştırılması tartışmasını daha da ağırlaştırmıştır. Tutuklama, Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre bir tedbirdir. Ceza değildir.
İntikam aracı hiç değildir. Siyasi rakibi etkisizleştirme, seçilmiş kişiyi görevinden uzaklaştırma veya topluma gözdağı verme yöntemi olamaz. Buna rağmen son dönemde seçilmiş belediye başkanlarına yönelik soruşturma ve tutuklamalar; bize temel bir demokratik gerçeği yeniden hatırlatmıştır:
Seçme hakkı yalnızca sandığa oy atma hakkı değildir. Verilen oyun sonucunun korunmasını isteme hakkıdır.
Bir siyasi iktidarın seçimle kazanamadığı bir yönetimi yargı veya idare aracılığıyla değiştirdiği yönünde toplumda güçlü bir kanaat oluşuyorsa artık tartışmamız gereken yalnızca ceza muhakemesi değildir.
Demokratik meşruiyettir. Halk iradesidir. Hukuk devletidir. Ve daha önemlisi, adalete duyulan güvendir.
Çünkü yargının yalnızca bağımsız olması yetmez. Toplumun da onun bağımsız olduğuna inanması gerekir.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI TAVSİYE DEĞİLDİR
Can Atalay kararlarıyla yaşadığımız anayasal kriz hâlâ hafızalarımızdadır. Anayasa'nın 153. maddesi açıktır. Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını; idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Bu bir tavsiye değildir. Bir temenni değildir. Mahkemelerin tercihine bırakılmış bir hukuk görüşü hiç değildir. Anayasal bir emirdir.
Bir ülkede Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanıp uygulanmayacağı tartışılmaya başlanmışsa aslında tartışmaya açılan Anayasa Mahkemesi değildir. Anayasa'nın kendisidir. Aynı durum Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları için de geçerlidir. Selahattin Demirtaş hakkında verilen kararlar ortadadır. Ve henüz birkaç gün önce Osman Kavala hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen yeni karar da önümüzdedir.
Burada mesele kişilerin kimliği değildir. Onların siyasi görüşlerini paylaşmak veya paylaşmamak hiç değildir. Mesele çok daha basittir: "Türkiye Cumhuriyeti kendi Anayasasına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uyacak mıdır?"
Bir hukuk devletinde bundan daha temel bir soru olamaz. Mahkeme kararını beğenebilirsiniz. Beğenmeyebilirsiniz. Eleştirebilirsiniz. Ama hukuk devletinde kesinleşmiş ve bağlayıcı mahkeme kararları tartışılarak etkisizleştirilmez. Uygulanır.
SAVUNMASIZ BİR YARGI ADALET ÜRETEMEZ
Geçtiğimiz dönemin önemli hukuk olaylarından biri de İstanbul Barosu yönetimine yönelik yargı süreci oldu. Bir baronun yaptığı açıklamalar nedeniyle başkanı ve yönetim kurulunun görevlerine son verilmesini amaçlayan bir süreci yalnızca İstanbul Barosu'nun meselesi olarak göremeyiz. Bu mesele Türkiye'deki bütün baroların meselesidir. Çünkü barolar iktidarların alkış makamı değildir. Baroların görevi, hukuka aykırılık gördüğünde konuşmaktır. Savunmanın kurumsal temsilcilerinin yalnızca iktidarın hoşuna giden konularda konuşabildiği bir yerde bağımsız savunmadan söz edilemez.
Avukat susarsa savunma susar. Savunma susarsa yargılama yalnızca iddia ve hükümden ibaret kalır.
Savunmasız bir yargı ise adalet üretemez. Bu nedenle savunma hakkına yönelen her müdahale yalnızca avukatların mesleki sorunu değildir. Yurttaşın adil yargılanma hakkının sorunudur.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İKTİDARI ELEŞTİREBİLMEK İÇİN VARDIR
Son bir yılda ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına yönelik müdahaleler de hukuk gündemimizin önemli başlıklarından biri ve yıl boyunca tüm bu hakların zedelendiği bir yıl oldu. Gazeteciler, sanatçılar, komedyenler, emekçiler, sendikacılar defalarca hukuka aykırı şekilde gözaltına alınıp tutuklandılar. Hatta bir suçtan serbest bırakılıp aynı dakikada tekrar tutuklandılar.
Oysa demokratik toplumun ölçüsü, iktidarı övenlerin ne kadar özgür olduğu değildir. İktidarı eleştirenlerin ne kadar özgür olduğudur. İfade özgürlüğü yalnızca herkesin hoşuna giden düşünceler için gerekli değildir.
Demokrasi esas olarak rahatsız eden, eleştiren ve itiraz eden düşüncenin korunmasına ihtiyaç duyar.
İktidarı övmek için ifade özgürlüğüne ihtiyaç yoktur. İfade özgürlüğü iktidarı eleştirebilmek için vardır.
Aynı şekilde barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü de idarenin yurttaşa verdiği bir izin değil, Anayasa'nın güvence altına aldığı temel bir haktır. Devletin görevi bu hakkı ortadan kaldırmak değil, kullanılmasını güvence altına almaktır.
EN BÜYÜK HUKUK REFORMU ASLINDA SON DERECE BASİTTİR: ANAYASA'YA UYMAK!
31 Temmuz 2026 tarihinde kamuoyunda 12. Yargı Paketi olarak bilinen düzenlemeler yürürlüğe girdi.
Elbette yargı sisteminin daha etkin işlemesini sağlayacak her düzenlemeyi önemsiyoruz. Ama Türkiye'nin hukuk sorunu artık yalnızca mevzuat sorunu değildir.
Yüzlerce kanun maddesi değiştirilebilir. Onlarca yargı paketi çıkarılabilir. Yeni adliyeler yapılabilir.
Yeni mahkemeler kurulabilir. Ama hâkim kendisini bağımsız hissetmiyorsa; savcı siyasal iktidardan bağımsız hareket edemiyorsa; avukat görevini korkmadan yapamıyorsa; Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanması tartışılıyorsa; yurttaş yarın kendisine hangi hukuk kuralının uygulanacağını öngöremiyorsa, orada hukuk reformundan söz etmek mümkün değildir.
Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı olan en büyük hukuk reformu aslında son derece basittir: Anayasa'ya uymak.
ÇERÇEVENİN DIŞINA DA BAKMAK GEREKİR
Bugün Türkiye çok daha büyük bir tartışmanın içinden geçiyor.
Terörün sona ermesini, silahların susmasını, bu ülkenin hiçbir evladının bir daha terör nedeniyle yaşamını kaybetmemesini elbette hepimiz istiyoruz. Kim istemez?
Ama hukukçular olarak bunun yanında başka sorular da sormak zorundayız:
Bunlar ne kadar Anayasaya uygundur?
Bunlar için toplumun rızası ne için ve nereye kadar alınmıştır?
Bundan sonra nasıl bir hukuk düzeni ve nasıl bir devlet düzeni hedeflenmektedir?
Önümüze getirilecek hiçbir “hukuki çerçeve” yalnızca kendi maddeleri üzerinden okunamaz.
Bazen hukuku anlayabilmek için çerçevenin içine değil, çerçevenin dışına da bakmak gerekir.
Ve burada temel bir çelişkiyi görmezden gelemeyiz:
Türkiye'nin bütünü demokratik hukuk devletinden uzaklaşırken yalnızca bir meselede demokratikleşmek mümkün değildir. Yargı bağımsızlığının tartışıldığı; kuvvetler ayrılığının zayıfladığı; ifade özgürlüğünün sınırlandırıldığı; seçilmişlerin yargı kararlarıyla görevlerinden uzaklaştırıldığı; Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının uygulanmasının tartışıldığı bir ülkede, herkese ayrı bir demokratik istikamet çizilemez.
Çünkü;
Demokrasi parçalanamaz.
Hukuk kişiye göre uygulanamaz.
Cumhuriyet yurttaşlığı bölünemez.
Egemenlik paylaştırılamaz.
CUMHURİYET'İN EKSİKLERİNİ GİDERMENİN YOLU CUMHURİYET'TEN VAZGEÇMEK DEĞİLDİR
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesinin temelinde son derece yalın bir ilke vardır:
Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Kurtuluş mücadelesinin ve Lozan'ın temelinde de bu egemenlik anlayışı vardır. O yüzden de Cumhuriyet'in geleceği; etnik veya dinsel toplulukların siyasal pazarlığı üzerine değil, özgür bireylerin anayasal haklarının güvencede olduğu bir yurttaşlık üzerine kurulmalıdır.
Elbette Cumhuriyet bütün sorunlarımızı çözemedi. Bunu yarım asırdır bu ülkenin her yanındaki insanlarla aynı sofrada lokma yiyen, ellerine dokunan, gözleri gözlerine, yüreği yüreklerine değen;
annesi batılı, babası doğulu; ve vardığı yeri Cumhuriyet'e borçlu bir marangoz evladı olarak biliyorum.
Görüyorum. Hissediyorum. Ama Cumhuriyet'in eksiklerini gidermenin yolu Cumhuriyet'ten vazgeçmek değildir. Cumhuriyet'in eksiklerini tamamlamanın yolu;
daha fazla demokrasi,
daha güçlü hukuk devleti,
daha bağımsız yargı,
daha özgür toplum,
daha güçlü Meclis
ve anayasal haklarının güvencede olduğu ve bunların kullanabildiği bir yurttaşlıktır.
Cumhuriyet'in demokratikleşmesi gerekir. Ama demokratikleşme, Cumhuriyet'i tasfiye ederek, emperyal baskı altında tüm taşıyıcı temel kolonlarını yıkarak gerçekleşemez.
Bu yüzden de milli egemenlik; yurttaşlardan alınıp etnik veya dinsel topluluklara, Meclis'ten alınıp liderler arasındaki kapalı mutabakatlara, anayasal kurumlardan alınıp siyasal pazarlıklara, milletin elinden alınıp bir kişinin veya birkaç kişinin iradesine bırakılamaz. Çünkü egemenliğin sahibi millettir. İstisnasız bütün millettir.
MESLEK SORUNLARININ KAYNAĞI SİYASAL DÜZEN
Bütün bunları konuşurken kendi mesleğimizin yaşadığı ağır sorunları görmezden gelemeyiz. Genç meslektaşlarımız büro açmakta zorlanıyor. Bağlı çalışan avukatlar düşük ücret ve iş güvencesi sorunlarıyla karşı karşıya. CMK ücretleri yapılan işin niteliği ve sorumluluğuyla bağdaşmıyor.
Meslektaşlarımızın adliyelerde ve kamu kurumlarında görevlerini yerine getirmesini güçleştiren uygulamalar devam ediyor. Avukatlığın kamu hizmeti niteliği giderek aşındırılıyor. Oysa avukatın ekonomik bağımsızlığı ile mesleki bağımsızlığı birbirinden ayrılamaz.
Geçinemeyen avukat bağımsız olamaz. Bağımsız olmayan avukat güçlü savunma yapamaz. Güçlü savunmanın olmadığı yerde adil yargılanmadan söz edilemez. Bu nedenle avukatların ekonomik ve mesleki sorunları yalnızca bizim sorunumuz değildir. Doğrudan yurttaşın hak arama özgürlüğü sorunudur.
Ancak yine bakıldığında tüm bu meslek sorunlarının kaynağının da mevcut hukuksal ve siyasal düzen olduğu da asla gözden kaçırılmamalıdır. Temel bu sorun düzelmeden gerçekleşen düzenlemeler sadece kısa süreli ağrı kesici etkisi yaratır ancak gerçek bir iyileşme sağlanamaz.
ADALET ÇÖKERSE HUKUK ÇÖKER
Adalet kudretini kaybettiğinde yalnızca mahkemeler zayıflamaz. Toplumun devlete olan güveni zayıflar.
İnsanlar hukuka güvenmek yerine başka güç odaklarına yönelmeye başlar. Suç örgütleri, mafyatik yapılar, denetimsiz cemaat ve tarikat yapıları hukukun bıraktığı boşlukları doldurmaya başlar.
İşte asıl toplumsal çürüme burada başlar. Çünkü devletin temeli gerçekten adalettir.
Adalet çökerse hukuk çöker. Hukuk çökerse demokrasi çöker. Demokrasi çökerse toplumsal barış çöker.
Bu nedenle hukuk mücadelesi yalnızca hukukçuların mesleki mücadelesi değildir. Bir ülkenin geleceği için verilen mücadeledir.
BİZ TARİHE KARŞI SORUMLULUĞU OLAN HUKUKÇULARIZ
Biz avukatlar iktidarın da muhalefetin de avukatı değiliz. Biz hukukun tarafındayız. Çünkü hukuk seçerek savunulmaz. Adalet kişiye göre talep edilmez. Bugün başkasına yapılan hukuksuzluğa sessiz kalan kişi, yarın aynı hukuksuzluk kendi kapısına geldiğinde konuşacak kimse bulamayabilir.
O yüzden gerçek avukat yalnızca dosya takip eden kişi değildir.
Avukat;
adaletsizliğe itiraz eden,
güç karşısında hukuku savunan,
yurttaşın hakkını koruyan,
kadının, çocuğun, emekçinin, çevrenin, doğanın, güçsüzün yanında duran,
iktidar kim olursa olsun hukuka aykırılık karşısında söz söyleyen kişidir.
Biz tarihi yalnızca izleyen insanlar değiliz. Biz tarihe karşı sorumluluğu olan hukukçularız.
TÜRKİYE'NİN İHTİYACI DAHA FAZLA HUKUK
Değerli meslektaşlarım, değerli yurttaşlarımız, Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir otoriter düzen değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı daha fazla hukuk, daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlüktür.
Hukuk istiyoruz. Özgürlük istiyoruz. Eşitlik istiyoruz. Bağımsız yargı istiyoruz. Güçlü Meclis istiyoruz.
Ve hepsinden önemlisi, egemenliğin gerçekten kayıtsız şartsız millete ait olduğu demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini istiyoruz.
Ancak tekrar ediyoruz;
Cumhuriyet'in sorunlarının çözümü Cumhuriyetin temel değerlerinden vazgeçmek değildir.
Cumhuriyet'i demokrasiyle tamamlamaktır.
Cumhuriyet'i hukukla güçlendirmektir.
Cumhuriyet'in anayasal haklarının güvencede olduğu ve bunların kullanılabildiği yurttaşlık sözünü gerçekleştirmektir.
O yüzden demokrasi parçalanamaz. Cumhuriyet yurttaşlığı bölünemez. Egemenlik paylaştırılamaz.
"HAK KUVVETTEN ÜSTÜNDÜR."
Ve hukuk...
Güçlünün iradesi değil, gücün sınırıdır. Bizler buna "hukukun üstünlüğü" diyoruz.
Biz Bursa Barosu olarak; avukatsız adalet olmayacağı bilinciyle, hiçbir adaletsizliğe boyun eğmeden,
Susmadan, kimsenin ilikletemediği cübbelerimizi hiçbir gücün önünde iliklemeden, meslektaşlarımızla birlikte yılmadan, usanmadan, korkmadan, itaat ve biat etmeden, hukuku, Cumhuriyet'i ve adaleti savunmaya devam edeceğiz.
Ve Cumhuriyet'in kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yüz yılı aşan bir mesafeden bugüne ulaşan o yalın hukuk ilkesini söylemeye devam edeceğiz:
"Hak kuvvetten üstündür."
Yeni adli yılın ülkemize; adalet, demokrasi, eşitlik, özgürlük ve gerçek bir hukuk devletini getirmesini diliyor; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bursa Barosu’nun saat 09.00’da gerçekleştirilen adli yıl açılış töreninden sonra saat 10.00’da Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’nın töreni gerçekleştirildi. Törende sadece yargı kurumlarının başkan ve yöneticileri Atatürk Anıtına çelenk sundu. Saygı duruşunda bulunuldu, İstiklal Marşı okundu. Adalet Sarayı giriş holünde adli yıl kokteyli verildi. Kokteyle Bursa Valisi Erol Ayyıldız, yargı protokolü, Bursa Barosu yöneticileri avukatlar ve yargı personeli katıldı.

Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, adli yıl açılış töreninde konuştu:“Cumhuriyet'in sorunlarının çözümü Cumhuriyet'...
01/09/2026

Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, adli yıl açılış töreninde konuştu:
“Cumhuriyet'in sorunlarının çözümü Cumhuriyet'i
demokrasiyle tamamlamak, hukukla güçlendirmekten geçer”

Bursa Barosu, 2026-2027 adli yılı açılışını Adalet Sarayı tören alanında kutladı. Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun'un, Atatürk anıtına çelenk sunmasının ardından Bursa Barosu yönetimi ve avukatlar, Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere şehit ve gaziler için s...

01/09/2026
Yeni Parti Bursa İl Başkanı Nihat Yeşiltaş ve parti yöneticileri, Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun’u ziyaret etti....
31/08/2026

Yeni Parti Bursa İl Başkanı Nihat Yeşiltaş ve parti yöneticileri, Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun’u ziyaret etti. Başkan Yardımcısı Av. Aslı Yetkin’in de bulunduğu görüşmede Nihat Yeşiltaş, ilk resmi ziyaretlerini Bursa Barosu’na gerçekleştirdiklerini, hukuka ve demokrasiye aykırı tüm girişimlerde Bursa Barosu’nun hukuktan ve demokrasiden yana olan tutumu ve mücadelesi için Başkan Öztosun’a teşekkür etti.

31/08/2026

Bursa Barosu Başkanı Öztosun:“Bize düşen 30 Ağustos'un neyi temsil ettiğini anlamak ve onun mirasına sahip çıkmaktır”Bur...
30/08/2026

Bursa Barosu Başkanı Öztosun:
“Bize düşen 30 Ağustos'un neyi temsil ettiğini anlamak ve onun mirasına sahip çıkmaktır”

Bursa Barosu yönetimi ve avukatlar 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı, Bursa Adalet Sarayı Atatürk Anıtı önünde kutladı. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başlayan törende Bursa Barosu Başkanı Av. Metin Öztosun, Atatürk Anıtı’na çelenk sundu. Törene katılan meslektaşlarına hitaben konuşan Öztosun, “Bize düşen 30 Ağustos'un neyi temsil ettiğini anlamak ve onun mirasına sahip çıkmaktır” dedi.
Öztosun şöyle konuştu:
“Kederli denizlerin ve nehirlerin; yıllardır sürülmemiş, ekin vermez, çiçek açmaz toprağın; çöp gibi kalmış çocuk boyunlarıyla dolu şehirlerin bahtını değiştirecek bir adam, 13 Kasım 1918 günü İstanbul Limanı'na demirlemiş emperyalist donanmaya bakar ve yalnızca üç kelime söyler: Geldikleri gibi giderler!
Bu üç kelimede, bugün kimilerinin alternatif tarih anlatılarıyla unutturmaya, görmezden gelmeye çalıştığı müthiş bir kararlılık vardır. Bir milletin kaderini değiştirecek irade vardır. Bağımsızlık vardır.
Ve henüz ortada bir ordu, bir Meclis, hatta örgütlenmiş bir direniş bile yokken zafere duyulan sarsılmaz bir inanç vardır.
İşte bu kararlı cümlenin sahibi, Anadolu'yu ilmek ilmek örgütlemeye başlar.
Önce Samsun'da yakar umudun ve direncin ışığını.
Erzurum'da: ‘Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz’ der.
Ardından Sivas'ta manda ve himayeyi reddeder.
Ve bir milletin önüne iki seçenek koyar: ‘Ya istiklal ya ölüm!’
Sonra yüzyılların karanlığını bir bir delmeye başlar.
23 Nisan'da egemenliği, köhnemiş bir saray düzeninin elinden alıp milletin kendi ellerine verir.
Millete: ‘Egemenlik senindir!’ der… ‘Al, parçala sana biçilen bu deli gömleğini. Kendi kaderini kendin tayin et.’
Ve 13 Eylül 1921'de Sakarya'da:
‘Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır’ diyerek bir savunma hattından çok daha fazlasını tarif eder.
O satıh Anadolu'dur. O satıh bağımsızlıktır. O satıh, bir milletin teslim olmayacağını haykırdığı vatandır.
Ve bu millet; umutla, inançla, dirençle yener yüzyıllardır üzerine çöken o makûs talihi.
Sonra takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterir.
Gazi Mustafa Kemal in ‘Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!’ emriyle Mehmetçik emperyalizmin Anadolu'yu parçalamak için kullandığı işgal ordusunun üzerine yürür.
O müthiş ve mukaddes macerada en önde, en ön safta şahlanarak yürür.
Toprak olur. Rüzgâr olur. Başkomutanının emriyle koşar. Yağmur olur, Akdeniz'e yağar.
Ve İzmir'in dağlarında her bahar yeniden açan, sonsuzluğa uzanan çiçeklere dönüşür.
İşte bu yüzden, sevgili meslektaşlarım; Ne yaparlarsa yapsınlar bize bu zaferi unutturamazlar.
Kurtuluş Savaşı'nı unutturamazlar. Dumlupınar'ı, Sakarya'yı, Kocatepe'yi unutturamazlar.
Ve elbette Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü unutturamazlar. Çünkü Mustafa Kemal yalnızca tarihin belirli bir döneminde yaşamış büyük bir komutan değildir. O, bizim karanlığı delen yıldızımızdır.
O, aklın dogmaya; bilimin cehalete; yurttaşlığın kulluğa; millet egemenliğinin saray egemenliğine ve bağımsızlığın emperyalizme karşı ayağa kalkışıdır. Ve en önemlisi, Mustafa Kemal bir fikirdir. “Nâçiz vücudu” elbet bir gün toprak olmuştur. Ama bize bıraktığı düşünce; akılla ve bilimle yoğrulmuş, tam bağımsızlık ülküsüyle donanmış bir fikirler bütünüdür. Vücutlar ölür. Fikirler ölmez. Hele aklın, bilimin, özgürlüğün ve bağımsızlığın ışığını taşıyan fikirler hiç ölmez. Öldürülemez.
Çünkü onlar, en koyu karanlıkta bile yeniden ortaya çıkar; karanlığı deler ve bir milletin yolunu yeniden aydınlatır. Bugün bize düşen de yalnızca 30 Ağustos'u anmak değildir.
Bize düşen, 30 Ağustos'un neyi temsil ettiğini anlamak ve onun mirasına sahip çıkmaktır.
Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu savunmaktır.
Tam bağımsızlıktan vazgeçmemektir. Cumhuriyet'e sahip çıkmaktır. Aklı ve bilimi rehber edinmektir.
Ve hangi koşul altında olursa olsun, bu ülkenin kaderinin başkaları tarafından yazılmasına izin vermemektir.
Çünkü 30 Ağustos bize şunu öğretmiştir:
‘Bir millet kendi kaderine sahip çıktığında, ona biçilen hiçbir esaret gömleği sonsuza kadar üzerinde kalamaz.’
Selam olsun Dumlupınar'a. Selam olsun Kocatepe'ye. Selam olsun Sakarya'ya…
Selam olsun vatan, namus ve istiklal uğruna kanını bu toprağa döken Mehmetçiğe…
Selam olsun bağımsızlık uğruna toprağa düşen bütün kahramanlarımıza…
Ve selam olsun, bir millete yalnızca nasıl savaşılacağını değil, nasıl bağımsız, özgür ve onurlu yaşanacağını da gösteren Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e…
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Yaşasın Cumhuriyet. Yaşasın tam bağımsız Türkiye…”

27 Ağustos 2026 Ruhsat Töreni9172 Neşe Gülbetekin9303 Seyhan Yılmaz9314 Canan Bilici9315 Zeynep Alat9318 Ayşegül Avşar93...
27/08/2026

27 Ağustos 2026 Ruhsat Töreni
9172 Neşe Gülbetekin
9303 Seyhan Yılmaz
9314 Canan Bilici
9315 Zeynep Alat
9318 Ayşegül Avşar
9319 Erkan Yeşildal
9320 Fadıl Çakır
9327 Esra Bey
9331 Sude Şaşmaz
9332 Zeynep Kaya
9337 Şaziye Çolak
9341 Serkan Kuyumcu
9342 Feyza Nur Bakırcı

Address

Kıbrıs Şehitleri Caddesi Adalet Sarayı G Blok Kat 1 Osmangazi
Bursa
16220

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Bursa Barosu Başkanlığı posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Bursa Barosu Başkanlığı:

Shortcuts

Share

Category