GAZİ Bayburt Gazete-Dergi

GAZİ Bayburt Gazete-Dergi Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from GAZİ Bayburt Gazete-Dergi, Bayburt.

28/08/2023

Bayburt, Fotoğrafçı W. Sachtlebens, 1895

28/08/2023

Çanakkale'de Türk askerlerinin ayakkabı olarak giydiği çarık...

18/08/2023

Gazeteci Veysel Gider ve Hemşehrimiz Köksal Gider Belediye Başkanımız Sayın Hükmü Pekmezci'ye ziyarette bulundular.

15/12/2017

GİDER’in Gündemi

Veysel GİDER
.HEM ŞÖFÖR MEHLİ..

Bayburt’ta öteden beri söylenen güzel bir söz vardır: “Hem yimbeş (yirmi beş) guruş, hem şöför mehli, hem de Kop’un dibi!..” diye.. Bu sözün anlamı ortada; işi bilen birilerinin kendilerine yararlı olacak türde bir şeyler yapıp, kendisi için çalışıp çaba gösteren birisinin, ya da birilerinin yararını kendi çıkarları karşısında hiçe sayıp, düşünme - me durumu olan bir davranış biçimidir.
Bu güzel sözün, yıllar öncesinde yaşanmış bir olaydan kaynaklandığı çok önemli bir gerçektir. Yine BVB’de gözüme çarpan birkaç belgede ilgimi çekti; biraz okuyunca şaşırıp kaldım; demek ki, aynı olay bizim küçüklüğümüzde Bayburt’ta yaşanmışta, bizler bilmiyormuşuz diye düşündüm..
Bu belgeler, BVB’de 1012 sıra sayılı belge kapağında yer almaktadır; bunlar, birbirini tamamlayan dört ayrı belgeden oluşmaktadır. Bayburt Belediyesi’nin 1960’lı yıllarda bilgisizce yok edilmiş olan belgeleri olup, tarafımdan çamurlar arasından teker teker toplayarak, korumaya aldıklarım olduğunu ayrıca söylemiş olayım..
Bu konuya neden girmek istediğimi özet olarak şöyle anlatmaya çalışayım: Bu belgelerden edinilen bilgiye göre, 22 Ağustos 1956 günü Trabzon’dan Erzurum’da ki Pulur Köy Ekek Okulu’na gitmek için “simsarlara” 12,5 lira verdiğini söyleyen Köprübaşı Nahiyesi – Sürmene’den Cemal oğlu, 1941 doğumlu öğrenci Hüseyin AKSOY’un ortalama 76 yıl öncesinden günümüze kadar gelmiş olan güzel bir olaylar zinciridir..
İçimize sindire sindire okuduğumuzda, bu olaylardan birçok ders çıkartılabileceğimiz gibi, göz önüne getireceğimiz bu görüntülerden daha çok, daha güzel bilgilere de ulaşabiliriz.. Bu belgelerin kapsamı biraz uzun süreceğinden, görüşlerimizi sadece olayın kahramanlarına yönlendirerek, sizleri düşüncelerinizle baş başa bırakıyorum:
“Tutanak // Aslen Sürmene kazasının Köprübaşı Nahiyesi Merkezinden olan ve halen Erzurum Pulur Köy Erkek Okul öğrencilerinden Cemal oğlu 941 doğumlu Hüseyin AKSOY Emniyet Komserliği’nde yapılan zabıtlarla birlikte Saat: 9,30’da Belediye’ye gelerek ifadesi alındı:
22/8/956 günü Trabzon’dan arabasının şoför mahalline binmek için Trabzon’daki simsarlara 12,5 lira Erzurum’a kadar vermiş bulunuyorum yalnız Trabzon’dan çıkışta belediyenin ve trafiğin vasıtalar üzerindeki sıkı kontrolu neticesinde Değirmendere’yi geçinceye kadar arabanın üzerinde gitmemi söylediler; bende kabul ettim.
Değirmendere’yi geçtikten sonra şoför mahalline beni yerleştirmeleri için şoför tarafından davet edildim. Havanın güzel olması şoför mahallindeki yolculuğun ve yerin darlığından sıkıntılı geçeceğini düşünerek Hamsiköy’üne kadar üzerinde gideceğimi söyledim.
Hamsiköy’üne geldiğimizde yine şoför beni şoför mahalline binmek için israr etti ben esasen fakir ve talebe olduğumdan para hususunda her şeyi düşünmek mecburiyetinde kaldığımdan üzerinde gitmekle şoför mahalli için vermiş olduğum paranın üstünü almam menfaatım icabı olacağından üzerinde gitmeyi kabul ettim.
Bayburt’taki şikayetim şoförün memleketi olduğundan Bayburd’a gelir gelmez hemen kaybolması beni şüphelendirdi. Üzerinde gelmekle (kendi arzumla) farkı fiat olan paramın verilmeyeceğini endişelendiğimden polis karakoluna müracaat ettim neticede şoförün Bayburt muhitinde tanınan bir aileye mensup olduğunu öğrenince paramında kaybolmayacağını öğrenince karakoldaki yaptığım şikayetten vaz geçiyorum. Okunan ve yazılan ifadesinin doğruluğunu tastik etti. 23/8/956
Katip Tahsin BALABAN Cemal oğlu Hüseyin AKSOY”
“Tutanak // Şahid olarak belediyeye gelen Maçka’nın Limni köyünden Ali oğlu 933 doğumlu Ahmet YILMAZ hadise hakkında şöyle dedi.
Trabzon’dan 22/8/956 günü mevzu’u bahis olan MAN arabasına binmek için Erzurum’a kadar şahıs başına 12,5 lira simsarlara verdik vasıtalar üzerinde belediyenin ve trafik memurlarının yaptığı sık kontrol Trabzon’dan çıkan vasıtaları müşkül duruma bıraktıkları için Değirmendere’ye kadar yolcuları idare ettiriyorlar bu yüzden bende Değirmendere’ye kadar arabanın üzerinde idim.
Değirmendere’ye geldiğimizde ben şoför mahalline indim üzerinde bulunan sonradan tanıdığım Hüseyin AKSOY’a da şoför, şoför mahalline binmesi için çağırdı ise de kendisi gelmedi hatta yolda şoför tarafından birkaç defa şoför mahalline gelmesi için ikazda bulundu fakat arkadaş her nedense gelmedi hadisede şoförün hiçbir suçu yoktur esasen şoför o arkadaşın arabanın üzerinde gelmesinden dolayı şoför mahalli için aldığı parayı iade edeceğini söyledi hadise bundan ibarettir dedi. Yazılan ifadesi okunarak imzası ile tastik edildi. 23/8/956
Katip Tahsin BALABAN Ahmet YILMAZ”
“Tutanak // Emniyet Komserliği’nce tutulmuş olan zabıtlarla birlikte getirilen aslen Bayburd’un Şingah mahallesinden Hacı oğlu İhsan ÇİKOT hadise hakkında şunları söyledi:
Hakkımda şikayetçi bulunanr Hüseyin Trabzon’dan Erzurum’a kadar gitmesi için simsarlara 12,5 lira vermiş Trabzon’dan çıkışta belediyenin emirleri gereğince şoför mahalline bir kişiden fazla bindirilemeyeceği söylendiğinden ve sıkı kontrol yapıldığı için bütün şoför arkadaşlar gibi bende Değirmendere’ye kadar arabanın üstüne binmesini söyledim.
Değirmendere’yi geçtikten sonra yayındaki arkadaşı ile birlikte kendilerinin şoför mahalline gelmelerini söyledim. Hadisede şahit olan Ahmet YILMAZ şoför mahalline bindi o da hava güzel Hamsiköy’üne kadar arabanın üzerinde gideceğim dedi Hamsiköy’üne geldiğimde üstündeki şahsa şoför mahalline gelmesi için kendisine yine söyledim kendisi arabanın üstünde gitmeyi söyledi ancak fakir ve talebe olduğum için farkı fiatın kendisine verilmesini söyledi gel şoför mahalline bin yine ben paranın üstünü sana veririm dedim ise de her nedense yine gelip şoför mahalline binmedi.
Gece saat 24 sıralarında Bayburd’a geldiğimizde sabahleyin görüşmek üzere yorgun olduğum için hemen yanlarından ayrıldım. Sabahleyin geldiğimde beni karakola çağırdılar. Karakolda da durumu izah ettim bu hususta hiçbir suçum yoktur diyerek alınan ifadesi okundu ve imzası ile tastik edildi. 23/8/956
Katip Tahsin BALABAN Maznun İhsan ÇİKOT”
“Hüseyin AKSOY’un 23/8/956 günü Polis Karakolu’na yaptığı şikayete müsteniden Karakol’da tutulan tutanaklarla birlikte gelen suçlu davacı ve şahidin Belediye’de vermiş oldukları ifadelerine müsteniden davacının karakola şikayet etmesinin sebebini belediyede kendi ifadesinde açıkça izah etti. Şikayet mevzu’u ancak şoför İhsan tarafından parasının verilmeyeceği kanaatı hasıl olduğu için baş vurmuş olduğu anlaşılmış olmakla hadisenin tek şahidide şoförün hiçbir suçu olmadığını ve esasen karakola müracaat eden Hüseyin belediyede şikayetinden ve davasından vaz geçtiğine ait kendi ifadesini imzası ile tastik ettiği göz önüne alınarak suç mevzuunun ortadan kalkması ve esasen suç konusunun Milli Korunma Kanunu’nun dışında kalmak hesabı ile hadisenin yukarı makamlara bildirilmesi fuzuli olduğu kanaatı hasıl olduğundan hadiseye ait davacı suçlu ve şahidin karakoldaki tutanak ifadeleri belediyedeki ifadeleri dosyalarına konulmak üzre işin halledildiği kanaatına varmış bulunuyorum. 23/8/956
Katip Tahsin BALABAN Belediye Reisi Kemal KUTLU”

Bu üç yaprak belgeden çok değişik bilgiler elde edebilir, onlardan gelecekte yararlanmamız söz konusu olabilir..
Görüyoruz ki, olayda bir yakınma var; bu yakınmayı ortadan kaldıran ise bir Belediye Başkanı.. Peki nasıl oluyor: İlk olarak Bayburt Polis Karakolu’na başvuru yapılıyor, o gün olayı belgeleyen Bayburt Belediyesi Katibi Tahsin BALABAN, bir yargıç gibi olayın bütün taraflarını karşısına alıp, olayın ip uçlarını bulup ortaya çıkartıyor..
Bütün bu çalışmanın ardından o dönemde “BAYBURT 124” plakası olan MAN aracın Bayburt Belediyesi’ne bağlı olmuş olması nedeniyle de, olaya Bayburt Belediye Başkanı Rahmetli Kemal KUTLU el koyup, işi tatlıya bağlıyor..
Görüldüğü gibi, bugünkü anlamda tam bir arabuluculuk olayı olarak gözlerimizin önüne serilmiş yaşanmış bir olay bulunmaktadır. Peki, bu “Arabuluculuk” olayı yasal olarak Avrupa’da – Amerika’da 1970’li yıllarda mı başlatılmış?.. Yani, daha açıkçası bu arabuluculuk olayı Ülkemiz de yeni mi ele alınmış? Bunu birazcık olsun irdelemek gereğini duydum.
Görüldüğü gibi, böyle bir uygulama 1956’lı yıllarda bile yaşanmıştır.. Demek ki, Ülkemizde böyle bir uygulamayı geçerli sayacak yasal ortamlar ta öncelerde bile varmış.. Bizler “Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu Tasarısı”nı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 7 Haziran 2012 günlü oturumunda “kabul” ederek yasalaştırmışız; şu an bu yasanın Sayısı: 6325’tir.
Peki bizler şu anda söz konusu “Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Yasası(*)”ndan hangi konularda yararlanabilmekteyiz?..
Araştırdığımızda görüyoruz ki, … Aralarında davaya konu olmuş, ya da olabilecek bir uyuşmazlık olan kişilerin konuyu bir arabulucu eşliğinde karşılıklı olarak tartışarak – anlaşarak, çözüme kavuşturabildikleri bir süreç olarak görmekteyiz.. Evet, evet.. Yasa böyle bir amaç için çıkartılmış..
Demek oluyor ki, bizler yasaları iyi okuyabilirsek, vatandaşın yararına çok güzel uygulamalara neden oluşturacak çok sayıda yasamız bulunmaktadır; bizler yeter ki yasaları iyi okuyup, onları iyi yorumlayabilelim.. Sanırım önemli olan da bu olsa gerektir.
6325 Sayılı bu yasanın “Amaç ve kapsam” bölümünde şöyle bir anlatıma yer verildiğini görüyoruz: MADDE 1 – (1) Bu Kanunun amacı, hukuk uyuşmazlıklarının arabuluculuk yoluyla çözümlenmesinde uygulanacak usul ve esasları düzenlemektir.
(2) Bu Kanun, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde uygulanır. Şu kadar ki, aile içi şiddet iddiasını içeren uyuşmazlıklar arabuluculuğa elverişli değildir.
Konu “Arabuluculuk” olunca, arabuluculuğu bir belediye başkanı yaptığı ortaya konulunca, Şair, Araştırmacı - Yazar Rahmetli Mahmut KIRTAN Bey Kardeşimin dile getirdiği bir konuya da burada yer vermeyi gerekli gördüm:
“Yıl: 1956, Tuzcuzade Mahallesi’nde Bilal Efendi’nin kızını kaçırırlar; tabi iki aile arasında tatsızlıklar olur. Kızı kaçıran taraf Bayburt Belediye Başkanı Necati ALP’i ara bulucu olarak götürür.
Necati Bey kız babası Bilal Efendi’nin elini öper, hal hatırdan sonra:
- Bilal emi… Kaç kızın var?
- Efendi, altı tane…
- Kaç tanesi evli?..
- Üç tanesi.
- Peki oğlun kaç tane?
- İki tane..
- Oldu mu Bilal emi?.. Ben de bir oğlun dehelmiyem?
- Ne demek Efendi.. Tabiiki sende bir oğlum sayılırsan..
- Peki Bilal emi, üç kızı verdiğinde, bir oğlun olarak behen niye sormadın?
Bilal Efendi cevap veremez. Necati Bey devam eder…
- Üç kızkardeşimde bir erkek kardeş olarak bana haber vermedin. Bu kızı da abisi olarak ben veriyorum. der. Bu keskin cevap karşısında kız babası Bilal Efendi çaresizce başını eğer; bu tatsız olay tatlıya bağlanır.”
Hepinize en derin Saygılarımı sunarım. (15 Aralık 2017 Cuma).

(*) “Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu” Kanun No. 6325 Kabul Tarihi: 7/6/2012”

23/09/2017

GİDER’in Gündemi

Veysel GİDER

TAKVİM NASIL BULUNDU

Daha önceki yazılarımda bilmiyorum belki söylemiştim; “Bunları Biliyor musunuz?” şu ana kadar birkaç ansiklopedi çalışması içerisinde olduğumu?.. Bu yazımda vurgulamak istediğim konu başlığı da bu çalışmalarımdan birisi..

“Bunları Biliyor musunuz?” ana başlığıyla yayınladığım, yazılar için sıraladığım çok ilginç konular bulunmaktadır. Bence bir gazetecinin, özellikle de yerelde görev yapan birisinin (bu arada genel kültürünü geliştirmek isteyenlerin) bilmesi gereken çok ilginç diyebileceğimiz konulardan seçilmiş yazılardır bunlar.

Daha önce yayınladıklarımız bir tarafa, şu an eklemeye çalıştığımız konulardan bazılarına ara sıra yer vermek gereğini duymaktayız. Yayınladığımız yazılara yapılan olumlu eleştirilerden edindiğimiz bilgi doğrultusunda, bazı değişik konulara da yer vermek gereğini duymaktayım.. Konu başlıklarının değişik – ilginç olmasının gerçek nedeninin bu durumdan kaynaklanmış olduğunu da burada söylemiş olayım.

Bilindiği gibi günümüzde süreyi (zamanı) ölçmeye yarayan değişik takvimler kullanılmaktadır. Türkiye olarak bizler, Mali 26 Kânunıevvel 1341'de (26 Aralık 1925 Cumartesi günü kabul edilen "Takvimde Tarih Mebdeinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun" la, 1927 yılında Miladi (Gregoryan) Takvimini kullanmaya başlamış olduk. Bu takvime göre, bir gün 24 saat, bir yıl 365 gün 6 saat, 52 hafta, dört mevsimden oluşmaktadır..

Kişi var olduğu (yaratıldığı) günden bu güne kadar olayları anmak adına, bir ölçü aramak için büyük uğraş içerisinde bulundular.. Öyle sanıyorum ki, ilk belirlenen takvim (süre ölçeği) olarak bir günü (gece – gündüzü) göz önünde bulundurup, bir çentik atmakla işe başlamışlardır..

Yarım yüzyılı aşan kişinin yaşam süresi içerisinde çentiklerin de üst üste konulup, sürelerin belirlenmesi kolay olamayacağı gerçeği göz önünde bulundurulduğun da, ağaçların (bitkilerin) baharda açması, güzün meyvelerin olgunlaşması (yaprakların sararıp dökülmesi) durumu “geçen bahar – geçen güz – geçen yaz – geçen kış”, “iki bahar önceki”, “geçen (. nci) yaz” gibi deyimlerle olayların anlatımlarıyla adlandırılıp, olayların süreleri ölçülmeye çalışıldığı düşünülebilir.

İlerleyen yıllarda gökteki yıldızlarla, Ay’la, Güneş’le ilgilenilmiş, aynı günlerde görülen esintiler, yağmurlar gözlemlenmiş, bunlardan yararlanılarak bugünkü takvimlerin doğması sağlanmıştır. İlk takvimi, üç bin, ya da beş bin yıl kadar önce Mısırlıların bulduğu söylenilmekte ise de, kişinin yaratılışı (yapısı) gereği olarak her dönemde, her yerde değişik türde takvimlerin oluşturulmuş olduğu önemli bir gerçektir..

12 HAYVANLI TÜRK TAKVİMİ: 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin Milattan Önce 1517’de oluşturulduğu yönünde bilgiler var elimizde.. Bu günkü Çin’de kullanılan 12 Hayvanlı Takvimi incelediğimizde görüyoruz ki, Çinliler bu takvimi dedelerimizden (Türkler’den) almışlar..

Eski Türkler’de birisinin yaşı sorulduğunda, bu günkü anlamda yıla göre karşılık verilmezdi.. Yaşlar (birinci müce 13 yıl olarak belirlenip) 12’şer aralıklarla “müce”lere ayrılmış, bu müceler içerisinde belirlenen adla yaş söylenmiş olurdu. Diyelim ki, şu an ben 67 yaşındayım ya, “Altıncı Müce”de yer almış olmaktayım.. Yani, “Ak Sakallılık” diye adlandırılan bölümdeyim. Kısacası bana “Yaşın kaç?” diye sorulduğunda, - Altıncı müceldeyim; demem gerekir.

12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin ilk yılı “1- Sıçan” yılı olup, diğer yıllar şöyle sıralanmaktadır: 2 - Sığır, 3 - Bars (Gablan), 4 – Tovşan / Koyon, 5 – Luv (Balık), 6 – Yılan (Ajdarha), 7 – Yılkı (Yabı – At), 8 – Goyun, 9 – Bicin (Mayman – Yüzgüç), 10 – Takık (Tavuk), 11 – İt, 12 – Donuz (Domuz)..

Dîvânü Lugati't-Türk’ten yararlanan Besim ATALAY, 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin günümüze göre uyarlanmasını yapmıştır. Bizde bu kaynaktan yararlanıp, içerisinde bulunduğumuz 2017 yılının “Takık (Tavuk) Yılı” olduğunu bulmuş olduk.

İsterseniz, 2017 yılından başlayarak 2031 yılına kadar, “12 Hayvanlı Türk Takvimi”ndeki yılların adlarını buraya alarak, eski geleneğimizi sürdürmek isteyenler çıkabilir diye düşündüm; 2017: Takık (Tavuk) Yılı, 2018: İt Yılı, 2019: Donuz Yılı, 2020: Sıçan Yılı, 2021: Sığır Yılı, 2022: Bars (Gablan) Yılı, 2023: Tovşan / Koyon Yılı, 2024: Luv (Balık) Yılı, 2025: Yılan (Ajdarha) Yılı, 2026: Yılkı (Yabı – At) Yılı, 2027: Goyun Yılı, 2028: Bicin (Mayman – Yüzgüç) Yılı, 2029: Takık (Tavuk) Yılı, 2030: İt Yılı, 2031: Donuz (Domuz) Yılı…

ROMA – MİLADİ (GREGORYAN) TAKVİMİ: Yeni oluşturulan takvimlerin başlangıçlarında ayrı bir özellik göze batmaktadır. Genellikle takvim başlangıçları önemli olaylara bağlanmıştır; diyelim ki 10 ay olarak belirlenen Roma Takvimi’nin başlangıcı, Roma’nın kuruluş yılı olan M.Ö. 753’ü göstermiştir. İyice araştırdığımızda görüyoruz ki, bütün takvim başlangıçları önemli bir olaya bağlanmış bulunmaktadır.

Roma Takvimi on aydan oluştuğunu söylemiştik; bu aylar şöyle adlandırılmaktadır: 1 – Martius (Mart), 2 – Aprilis (Nisan), 3 - Maius (Mayıs), 4 – Junius (Haziran), 5 – Quıntilis (Beşinci) - Temmuz, July (Julius Caesar) olarak değiştirildi. 6 – Sextilis (= Altıncı) Ağustos (August) olarak değiştirildi. 7 – September (Yedinci) – (Eylül), 8 – October (= Sekizinci) (Ekim), 9 – Novomber (=Dokuzuncu) – Kasım), 10 – December (=Onuncu) – (Aralık)..

İlerleyen yıllarda Roma Takvimi’ne Janarius (Ocak) ile Februarius (Şubat) ayları eklenerek bir yıl 12 aya çıkartılmıştır. M.Ö. 46’da Roma İmparatoru Julius Caesar (Jül Sezar) bu takvimde bazı değişiklikler yapmak gereğini duydu. 11 ayın 30 – 31 gün, Februarius (Şubat) ayının da 29 gün olmasını istedi; ardından da Janarius (Ocak) ayını 1. Ay olacağını duyurdu.. Üstelik, dört yılda bir günün Februarius (Şubat) ayına eklenmesini emretti.
Roma İmparatoru Julius Caesar (Jül Sezar)’ın MÖ 15 Mart 44 günü kendi oğlu (ya da oğulluğu) Brutus’unda kalkışması anında hançerlenerek öldürtülmesinin ardından tahta geçen yeni imparator Agust. Sextilis (= Altıncı) ayının adını değiştirip, kendi adını (:Agust) bu aya ad olarak vermiştir.
İmparator Agust adını verdiği Sextilis (= Altıncı) ayının gün sayısı 30 olduğu için bunu kendisine yedirememiş, 29 gün olan Februarius (Şubat) ayından bir gün çıkartıp, bu aya ekleterek Agust’un 31 gün olmasını sağlamış.
Juluis (Güneş) Takvimi 1582 yılında 10 gün fazla gelince, Papa Gregorius bu takvim üzerinde değişiklikler yapmak gereğini duydu.. Papa Gregorius tarafından 15 Ocak günü, 25 Ocak olarak değiştirildi. Bu durumda da bir yıl, her dört yılda bir 366 gün olarak ortaya çıkmış oldu.
Türkiye de Miladi Takvim Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 26 Aralık 1925 Cumartesi günü yaptığı toplantıda kabul edilmiş olup, bu Miladi (Gregoryan) Takvimi 1927 yılında Ülkemizde kullanılmaya başlanılmıştır.
HİCRİ TAKVİM: Hicri Takvim’in başlangıcı, Hazreti Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mekke’den Medine’ye Hicreti (M. S. 622. Yılı) başlangıç olarak belirlenmiş olup, ilk uygulanması Halifetü Resulillah olan Hazreti Ebubekir döneminde, Hicret’in 17. Yılında başlatılmıştır.
Hicri Takvimin ana kaynağı, dünyamızın uydusu olan Ay (Kamer) ile ilgili olup, Güneş çevresini 29,5 günde tamamlamaktadır. 12 aydan oluşan Hicri (Arabi) Takvim de bir ay, 29,5 gün olarak belirlenmiş olup, bir yıl içerisinde (29,5 x 12 ay =) 354 gün bulunmaktadır.
Bir yılı 354 gün olan Hicri Takvim, Miladi Takvim den (365 – 354 =). 11 gün daha kısa bulunmaktadır. Buçuklu günler ortadan kaldırıldığında bazı aylar 29, bazı aylar ise 30 gün olarak belirlenmiştir.
Hicri Takvim’de birinci ay Muharrem ayı olup, 1 Muharrem ise Hicri Yılbaşı olarak kutlanılmaktadır. Hicri Takvimdeki 12 ayın adları ile anlamları şöyledir: 1 – Muharrem (Haram Kılınmış), 2 – Safer (Sefer – Yolculuk), 3 – Rebiülevvel (İlkbahar), 4 – Rebiülahır (Sonbahar), 5 – Cemaziyelevvel (İlkçorak toprak), 6 – Cemaziyelahir (Sonçorak toprak), 7 – Recep (Saygı – Onur), 8 – Şaban (Dağılmış – Yayılmış), 9 – Ramazan (Yanma, sıcak olma), 10 – Şevval (Yükselmiş), 11 – Zilkade (Barışa sahip olan), 12 – Hacca sahip olan)..
Cennetmekan Ömer Nasuhi BİLMEN, Hicret’le ilgili olarak verdiği bilgide: “2'inci Akabe Bîatı, Peygamberliğin 12'nci yılının son ayı olan Zilhicce'de yapılmıştı. 13'üncü yılın ilk ayı Muharrem'de (Temmuz 622) Medine'ye hicret başladı. Mekke'den Medine'ye ilk hicret eden, Beni Mahzûm'dan Abdülesed oğlu Ebû Seleme, en son hicret eden ise Rasûlullah (s.a.s.)'in amcası Abbâs'tır.” diyor; buna göre, Hicret’in, Hicri 1 Muharrem 1 Cuma (Miladi 16 Temmuz 622 Cuma) günü gerçekleşmiş olduğu anlaşılmaktadır.
RUMİ TAKVİM: Rumi Takvim’in başlangıcı, Hazreti Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mekke’den Medine’ye Hicretini (M. S. 622. Yılı) başlangıç olarak belirlemiş olup, Devlet – i Aliyye – i Osmaniyye’de Rumi Takvim, Miladi 1840 yılında başlayan bir takvimdir.
Rumi Takvim’in uygulanmasında, Halifetü Resulillah olan Hazreti Ebubekir döneminde, Hicret’in 17. Yılında başlatılmış olup, bu takvimde, Hicret – Güneş takvimi (Jülyen Takvimi) göz önünde bulundurularak, 1917 yılında Gregoryan - Rumi Takvimi olarak yeniden düzenlenmiştir.
Devletin “Resmi – Mali” işlerinin yürütülmesinde uygulanan Rumi Takvim, Güneş yılına göre düzenlenmiş, Yılbaşı ise 14 Mart olarak belirlenmiştir. Uzunca bir süreç içerisinde değişikliklere uğrayan Rumi Takvim’in adı da değişikliklere uğramış, “Mali – Rumi” gibi anılmaya başlanmıştır.
Rumi Takvim üzerinde en önemli değişiklik, “8 Şubat 1332 Tarih 125 Sayılı Kanun”la yapılmış olup, “Jülyen Takvim esaslı Rumi Takvim” yürürlükten kaldırılıp, Gregoryan Takvimi’ne geçilmiştir.
125 Sayılı yasanın uygulaması şöyle olmuştur: 15 Şubat 1332 gününün peşine 1 Mart 1333 (1917) gününe atlanılmış, böylece 13 gün silinmiş, böylelikle gün sayısındaki yanlış durum düzeltilmiştir.
1333 Rumi Yılı, 1 Mart’tan başlasa da 10 ay sürmüş, 31 Kanunievvel (Aralık) 1333 (:Miladi 1917) günü bitmiş, 1 Kanunisani (Ocak) 1334 = 1 Kanunisani (Ocak) 1918 olarak belirlenmiştir. En önemli değişiklik ise 1840 yılından başlayan Jülyen Takvimine göre yürütülen “Mali ve Resmi Muamelat”taki belgeler 1918 yılından başlayarak Gregoryene göre sürdürülerek, yılbaşı 1 Ocak olarak düzenleme yapılmış, Rumi 1334 (Miladi 1918) yılının ardından Rumi ile Miladi takvimlerde hiçbir ayrıcalık olmamış, sadece Miladi yılla, Rumi yıl arasında 584 yıllık bir fazlalık kalmıştır.
Rumi Yıl 1 Mart 1917’nin peşine gelen bu yıla sadece 584 yıl eklenerek ilgili Miladi Yıl bulunmuş olur. Rumi Yıl, eğer 1 Mart 1917’nin öncesindeki bir yıl ise, söz konusu yıla 584 yılı + 13 gün eklenerek aradığımız günü buluruz..
Rumi ay adları, Miladi ay adlarıyla hemen hemen aynıdır. Cumhuriyet Türkiyesi döneminde ayların adlarıyla sıralanması şöyle idi: 2. Kânûn (Ocak), Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, 1. Teşrin (Ekim), 2. Teşrin (Kasım), 1. Kânun (Aralık).. 1945 yılında da bir değişikliklik yapılarak, 1.Teşrin’e Ekim, 2. Teşrin’e Kasım, 1. Kânun’a Aralık, 2. Kânun’a da Ocak adı verilmiş oldu.
Halk arasında ay adları (genel olarak), Ocak: (Kanunisani), Şubat: Gucuk (Küçük ay), Mart: Mart, Nisan: Abrul, Mayıs: Mayıs, Haziran: Kiraz ayı, Temmuz: Çürük – Orak ayı, Ekim (Teşrinievvel) : Koç ayı, Kasım: (Teşrinisani), Aralık: Sığır koyan (Kanunievvel) gibi söylenilmektedir.
Ayrıca Rumi takvime göre belirlenmiş, önemli iklim olaylarını gösteren aylar da bulunmaktadır; bunlar: “1. Zemheri: (14 Ocak – 13 Şubat), 2. Gücük: (14 Şubat – 13 Mart), 3. Mart: (14 Mart – 13 Nisan), 4. Abrul: (14 Nisan – 13 Mayıs), 5. Mayıs: (14 Mayıs – 13 Haziran), 6. Kiraz: (14 Haziran – 13 Temmuz), 7. Orak: (14 Temmuz - 13 Ağustos), 8. Ağustos: (14 Ağustos – 13 Eylül), 9. İlk Güz: (14 Eylül – 13 Ekim), 10. Orta Güz: (14 Ekim – 13 Kasım), 11. Son Güz: (14 Kasım – 13 Aralık), 12. Kara Kış: (14 Aralık – 13 Ocak)”tır.
Günümüzde ay adlarına baktığımızda şaşırıp kalmaktayız. Ayların adlarına bakıyoruz, bir Türk olarak anlamlarının ne olduğunu bile bilmiyoruz; bir yıl içerisindeki on iki aydan sadece üç tanesinin adı Türkçe.. Bunlarda 1945 yılında yapılan değişiklikle yerlerini almış.. Ocak, Ekim, Aralık..
Bakar mısınız şu işe, her gün söylediğimiz ay adlarının kökenleri bize nasıl yabancı.. Ocak = Türkçe, Şubat = Süryanice, Mart = Latince, Nisan = Süryanice, Mayıs = Latince, Haziran = Süryanice, Temmuz = İbranice, Ağustos = Latince, Eylül = Süryanice, Ekim = Türkçe, Kasım = Arapça, Aralık = Türkçe..
Gün adları ne kadar Türkçe, ona da bir bakalım: Hafta = (Hefte) Farsça; yani: “yedi” sayısı demek.. Pazar = Farsça (Bazaar) sözcüğünden, Pazartesi = Pazar, Farsça; ertesi, Türkçe: Salı = Arapça (salis) yani: üç sayısından; Çarşamba = Farsça (Cehar şenbe) yani: Dördüncü gün, demek.. Perşembe = Farsça (Penç şenbe) yani: Beşinci gün; Cuma = Arapça (cem) yani toplanma günü.. Cuma namazı.. Cumartesi = Cuma sözcüğü Türkçe “erte” eki ile birleştirilmiş bulunmaktadır.

Buraya kadar özellikle Türkler’in geçmişten günümüze kadar kullanmış oldukları takvimlerin önemlilerinden söz edip, ardından da bu yazımıza gerekçe oluşturan Cenab – ı Hakk’ın “Alemlere Rahmet olarak gönderdiği” (O’nun Şefaatini büyük bir nimet olarak bildiğimiz) Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin Allah yolunda yaptığı Hicreti’nin 1439. Yılında O’na Selatü Selalar göndererek, Allah (C.C.)’nun O sevgili Habibinin yüzü suyu hürmetine İslam Milleti’nin bütün kötülüklerden arınıp, kendisine gelmesi için dua ediyoruz,, Allah’ım sen kabul eyle..
Müslümanlara, kardeşlerimize, bütün günahsız kullarını, Hazreti Peygamber’in Ümmetine, yardım eyle Allahım!..
Bilindiği gibi, Hicri 1 Muharrem 1 Cuma (16 Temmuz 622 Cuma) günü, yani günümüzden tam 1439 yıl önce, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Mekke'den Medine'ye Hicret etmişti. 1 Muharrem 1439 Perşembe (21 Eylül 2017 Perşembe) günü bu kutlu günün yıldönümüydü.. Bu nedenle bütün İslam Alemi’nin Hicri 1339. Yılını Kutlar, Sağlıklı, Mutlu, Başarılı nice günler geçirmesini dilerim.. Allah a emanet olun.. (22 Eylül 2017 Cuma).

12/08/2017

GİDER’in Gündemi

Veysel GİDER

CAN TENDE İKEN “HELALLEŞME”LİYİZ

Uzun bir süredir yazı yazamıyorum; sol kolumda (omuz tarafında) beliren ağrı buna engel oluyor.. Doktorları iyi bir arkadaş olarak sevsem de, oldum olası, hasta olarak onların yanına gitmeyi de hiç sevmem ..

Şimdide aynı alışkanlığımı sürdürdüğümü burada söylemiş olayım. İğneden – ilaçtan hep uzak durmuşumdur en az altmış yıldır.. Eskiden özellikle ilkokullarda - orta okullarda “çiçek aşısı”, “Verem aşısı”, “karma aşı”, “tifo aşısı”, “difteri aşısı”, “boğmaca aşısı” gibi değişik aşılar yapılırdı öğrencilere..

Cumhuriyet İlkokulu’nda, “967 Veysel GİDER”in, “İlk okul öğrencilerinin sosyal, sağlık ve ruhsal durumlarını inceleme ve kayıt dosyası”nda yazılanlara bakılırsa, 01 Ekim 1957 gününden, 26 Aralık 1963 gününe kadar tamı tamamına 13 ayrı türde aşı olduğu bildirilmektedir.

Peki gerçekten bu kadar iğneyi bana vurmuşlar mıydı?.. Bakın bu yazılı belgeye baktığımızda gerçek gibi gözükmektedir; tam 13 kere iğne vurulmuşum.. Doğru mu? Değil!.. okullarda, burada yazılanlardan daha fazla aşı vurulduğuna inanıyorum da, benim bunlardan en fazla birinci – ikinci sınıflarda korka korka (belki) iki tanesine katılmış olduğumu sanıyorum..

Burada belgelediğim aşı olayı sadece Cumhuriyet İlkokulu’nda olanlarla ilgili.. Diğer okullarda da arasıra aşı vurulduğunu biliyorum; ne var ki, İlkokul sanırım 2. Sınıftan başlayıp, 4. Sınıf, 5. Sınıf, Bayburt Ortaokulu’nda, 1. – 3. Sınıfların tamamı, Gümüşhane Öğretmen Okulu’nda iki yıl, Bayburt A. Lisesi’nde 4 yıl “sınıf mümessili” olduğum için hep kendimi gizleyip, iğne vurulmadığımı şu an söylemek gereğini duyuyorum..

Niye bu konuya girdim biliyor musunuz?.. Nereden bileceksiniz.. Söyleyeyim de, beni iyi dinleyin. Sanırım geçen yıldı (önceki yılda olabilir); bir kardeşimiz vardı, Rahmetli oldu. Çok iyi konuşurduk, inanın bugün dahi adını bilmiyorum; utanırdım ki, Senin adın nedir? diye sorayım kendisine..

Şimdiki gibi Kurban Bayramına az bir gün kalmıştı.. Kendisiyle, (daha önce şakalaştığımız) Bayburt Ticaret ve Sanayi Odası’nın gökdeleninin önünde karşılaştık; selam verdim, almadı (daha önceki geçmiş günlerde de selamımı almamıştı) ..

Çok sevdiğim bir kardeşimizdi Rahmetli.. Kendisine yaklaşıp, neden selamımı almadığını sordum.. O, benimle hiç konuşmak istemiyordu. Zorladım kendisini.. Artık benden kurtulamayacağını anlamış olacak ki, kırgınlığını – alınganlığını ortaya koyarak içindekilerini birer birer dökmeye başladı.

Rahmetli, “…. Sen on beş gün rahat rahat oruç tuttun; bense bayrama kadar hastanede süründüm; anam – dinim ağladı..” diyince, kendisinin hasta olduğunu, hastanede yattığını anlayarak, Geçmiş olsun; inan bilmiyordum; bilseydim gelip seni ziyaret etmez miydim.. dedim.

“He.. Hem kolumu sakat edeceksin, hem de benim yanıma gelip, geçmiş olsun diyeceksin..” dedi. Şaşırıp kaldım. Bu ne demekti böyle?.. Onun kolunu nerede sakat etmişim diye kendisine sordum.. Bana karşılık vermek bile istemiyordu.. Belli ki büyük bir alınganlık içerisindeydi..

Yüzüne gülmeye başladım; nasıl olduğunu, benimle ilgisi ne idi diye sordum.. Bir yanlışlığının olabileceğini bekliyordum kendisinden. “Niye!..” diye başlayıp, sözlerini birer birer düzdürdü ardı ardına..

“.. Ramazan’ın on beşiydi unuttun mu?.. Aynı burada idi.. Bana yumruk atmıştın; omuzuma yumrukları saymıştın.. Unutursun tabi, on beş gün ben çektim acısını!..” gerisini de getirdi, anlamıştım ki, o söylediği bir gerçekti. Ramazan’ın onbeşinde, ya da birkaç gün daha önce (oruçlu olarak) karşılaştığımızda, bana el şakası yapmış, bende karşılık olarak yumruklarımı (şaka yollu olarak) omuzuna saymaya başlamıştım..

Öyle hızlı vurduğumu da sanmıyorum. Demek ki, ya tam olarak bilemiyorum; belki de omuzunda bir zayıflık mı vardı?.. Düşünüp üzülmeye başladım.. Ortada bir gerçek vardı, benden daha iri yapılı, kollu – kuvvetli olan bu kardeşim benim yumruklarıma dayanamamış, o günü akşamı ağrı çekilemez olunca da hastaneye kavuşturulmuş..

Anlattığına göre, o şakalaştığımız sıra omuz kemiği kırılmış mı – çatlamış mı bilemiyorum; büyük bir sıkıntı olmuş.. O sıra sıcağıyla anlayamamış, akşam olunca olayın ağırlığı ortaya çıkmış.. İnanın ki, bu gün olmuş daha inanabilmiş değilim benim yumruklarımdan o duruma gelmiş olduğuna..

Artık önemli olan benim düşüncelerim değildi. O kardeşimizin düşündükleriyle yaşadıkları önemliydi. Artık gönlünü almam gerektiğini düşünerek kendisinden özür dilemeye başladım.. Benim söylediklerimin hiç mi hiç işe yaramadığını görünce kendisine yalvarmaya bile başlamıştım..

O ise hiç aldırmıyor, “.. Hakkı mı sana helal etmem!.. Sen on beş gün rahat rahat oruç tuttun, ben hastanede süründüm!..” diyordu. Hazreti Peygamber (S.A.V.) bir hadis - i şerifinde buyuruyor du ki: “Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helalleşsin! Çünkü âhirette altının, malın (paranın – pulun) değeri olmaz. O gün, hak ödeninceye kadar, kendi sevaplarından alınır, sevabları olmazsa, hak sahibinin günahları buna yüklenir. (Buhari)”

Ne yapacağımı şaşırmıştım. Bu anlattıklarım o yapının önünde, bir çok tanıdığında tanıklığında sürüyordu üstelik.. Daha önceki şakalaşma durumuna tanık olanlardan da vardı o sıra yanımızda..

Ne yapacağımı şaşırmıştım. Çocuk o kadar çekmiş ki, yıllar süren arkadaşlığımızı bile hiçe sayıyordu.. Ne yapmalıydım diye düşünürken, kendisine eğer beni affederse ne isterse onu yerine getireceğimi söyledim.. Hiçbir şey yapmadan duracağımı, onunda benim koluma istediği gibi, istediği ağırlıkta vurabileceğini – kırabileceğini bile istemiştim..

O, hep aynı sözü söylüyordu bana.. “.. Hakkı mı sana helal etmem!..” diyor, başka bir şey demiyordu. Kardeşim, bu şakalaşmayı sen başlattın; sen istedin.. Sen ilk olarak bana vurmaya çalıştın; ben de eski bir boksör olarak senin en sağlam bildiğim omuzuna doğru birkaç yumruk salladım.. Burada benim günahım ne?.. diye kendisine yalvarıp, kını etmesini istiyordum..

Kendisine, istediği yerden, en pahalısından bir kat elbise almamı önerdim; istemedi! Olay beni oldukça üzmüştü.. Ne yapmalıydım; ne etmeliydim, diye düşünürken gözlerim birden parladı.. Evet (şu anki gibi) Kurban Bayramı’na çok az bir süre kalmıştı..

Bu mübarek Kurban Bayramı öncesinde kendisinin gönlünü alıp, helallığını kazanabilir miydim, diye düşünerek, kardeş gel sana istediğin bir kurbanlık alayım da, bana olan hakkını helal et, diye yalvardım..

O öyle bir küskünlüğün içerisine düşmüştü ki, bana karşı ilgisiz davranışlarının yanı sıra, o söylediği sözünü yenilemekten başka bir söz söylemiyordu. Hiçbir önerimi değerlendirmediği gibi, “..şunu alırsan bana, seni affeder, helalleşirim..” bile demiyordu. Artık büyük bir yıkım içindeydim.. Ne yapmalıydım?.. Nasıl edip te bu kardeşimizle helalleşebilirim diye günlerce düşündüm durdum..

Yine aynı yerde karşılaştık.. Selamımı artık almaya başlamıştı. Öylesine de olsa bana biraz daha canlı karşılık verdiğini görüyordum. Anlamıştı ki ben üzülüyordum; yaptığımda ise kasıt yoktu.. Olsa olsa, o an için elimde olmayan bir ayarsızlıkla ona saydığım yumrukların ağırlığı olabilirdi..

Kendisini anlaşmaya biraz daha yatkın görünce, yanımızda bulunan bir başka arkadaşla birlikte çay içmek için bir istekte bulundum; “He..” de demedi, “Yoğ” da demedi. Benim üzüntümün en az onun çektiği ağrılardan aşağı olmadığını anlar gibi oluyordu.

Kardeş, hakkını bana helal edesin diye, sana istediğin markada – kalitede bir kat elbise alayım dedim, gel sana, senin seçeceğin bir kurbanlık alayım dedim, daha ne istiyorsan iste dedim, hiç birisine “Evet!..” demedin..

Gel beni kırma, hakkını bana helal edesin diye, sana beş yüz lira hediye edeyim de, senin içinden ne almak geliyorsa onu alıp, bana da hakkını helal edesin.. Bu günün yarını var; helalleşelim..

O anki durum gözlerimin önüne geldiğinde inanın ki, üzüntüm artıyor, gözlerim doluyor; bu gün bile içim sızlıyor.. Zavallım.. (O her önerime karşı çıkan davranışı yok olmuş) Sessizce beni dinliyordu.

Hemen koluna girip, üç arkadaş Saat Kule Meydanı’nın yolunu tuttuk; bir pastanenin üst katına çıkıp bir şeyler atıştırıp, aşağıya inip, bankadan çektiğim beş yüz lirayı kendisine verdiğimde, bütün hakkını bana helal ettiğini, bu sözlerini ise büyük bir içtenlikle söylediğini duyuyordum.

Çok kısa bir süre geçmişti aradan; yine aynı yapının önünden geçiyordum ki, bizim poşalardan birisi, “Veysel abi!..” diye seslendi bana. Sanki müjde verir gibi, “Senin adamın Rahmetli oldu!.. Biliyor musun?” diye ekledi.

Benim adamım kim di?.. Rahmetli olan bu kişinin benimle ilgisi neydi diye kısa bir düşünme payım oldu.. O, bu sıra bana durumu anlattı, “Hani şu helallik almıştın ya, yumrukla omuzunu kırmıştın ya, o birkaç gün önce birden bire öldü..” diyince sevineyim mi, üzüleyim mi diye kafamın içi karmakarışık oldu.

Öyle ya, Rahmetli ile helalleşmiştik ya, sevinmeliydim; ne var ki, benden yaşta küçük olup, daha kollu kuvvetli olan bu kardeşimizin bakmakla yükümlü olduğu bir ailesi vardı; üstelik yokluklar içerisinde geçirdiği bu yaşantısı, belki gelecekte düşlediği güzellikleri göremeden çekip ayrılmıştı aramızdan, buna nasıl üzülemezdik!.. Allah’ım gani gani Rahmet eylesin..

Yaşantım boyunca unutamayacağım bir anımın kahramanı olan bu kardeşimize “Fatiha”lar gönderiyorum.. İnşallah gerçekten beni affetmiştir..

Peki biz buraya nereden geldik?.. Yazımın hemen baş tarafına bir bakalım isterseniz..

Evet, sol omuzumda bir ağrı var, günlerdir ağrıyor.. Acaba o Rahmetli’nin duyduğu ağrı – sızı, benim duyduğumdan daha mı fazlaydı?.. Belki de benim duyduğum ağrı, onun duyduğu ağrıdan çok çok azdı..

Her nasıl olursa olsun, herkesin “hakkına – hukukuna” saygı gösterip, yaptığımız şakaların bir gün geri dönüp, bizi etkileyeceğini unutmamalı, hele hele > yapmanın gelecekte ne gibi zararları olacağını da unutmamalıyız!

İğneden – ilaçtan korkup, doktorun yanına gitmekten çekinmek bile, “Kul Hakkı”ndan kurtulabilmenin gerçek bir yolu değildir!.. Can tende iken “helalleşmek” gerçek Müslüman’ın en başta gelen görevi olmalıdır.

Başka bir konuda buluşmak üzere, herkese en derin saygılarımı sunarım. (12 Ağustos 2017 Cumartesi)

Address

Bayburt
69000

Telephone

04582112023

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when GAZİ Bayburt Gazete-Dergi posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share