Hiçlik Makamı

Hiçlik Makamı Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Hiçlik Makamı, Antakya.

'Yaşlı bir beye sokakta yürürken bisikletli çarpmış ve hafif yaralanmış.Etraftakiler hastaneye götürmüşler. Hemşireler, ...
05/03/2022

'

Yaşlı bir beye sokakta yürürken bisikletli çarpmış ve hafif yaralanmış.Etraftakiler hastaneye götürmüşler. Hemşireler, 'röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini' söylemişler.

Yaşlı bey huzursuzlanmış; "acelesi olduğunu, röntgen istemediğini" söylemiş.
Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.

"Eşim huzur evinde kalıyor.Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum" demiş.

"Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz" deyince.

Yaşlı adam üzgün bir ifade ile
"Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor,hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor" demiş.

Hemşireler hayretle
"Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?"
diye sormuşlar.

Adam buruk bir sesle
"Ama ben onun kim olduğunu biliyorum" demiş...

ANNE, AĞLAYABİLİR MİYİM?Aşağıdaki mektubu genç bir anneden aldım. Okuyunca içim sızladı. İzin aldım, kimliğini saklayara...
31/10/2021

ANNE, AĞLAYABİLİR MİYİM?

Aşağıdaki mektubu genç bir anneden aldım. Okuyunca içim sızladı. İzin aldım, kimliğini saklayarak sizinle paylaşıyorum. Mektubun sonunda kısaca önerilerimden söz edeceğim.

***

Merhaba Hocam

Ben 31 yaşında 3.5 yaşında kızı olan bir anneyim. Ben çok kötü bir çocukluk, ergenlik, genç kızlık geçirdim. Mutsuz bir aile de büyüdüm, ama çok şükür evliliğimde mutluyum.

Bir gün çocuğum olursa asla yapmam dediklerimi maalesef ben çocuğuma yapıyorum. Her akşam bir daha asla yapmayacam deyip günün muhasebesini yapıyorum, ama yine yapıyorum. Bağırıyorum, hakaret ediyorum, bunu söylemekten utanıyorum, kendimden nefret ediyorum, ama ben kızıma, o savunmasız yavruma vurdum.

Benden çok korkuyor, çocukluğunu yaşayamıyor. Huysuz aksi bir çocuk değil; ben sabırsız ve sinirliyim, sorunlu olan benim. Bugün beni benden aldı o kadar baskı kurmuşum ki, bana dediki, “Anne ağlayabilir miyim?”

Ağlamak için izin alınır mı? Kendimden nefret ettim; oysa ben süper bir anne olacaktım!

Çok baskıyla korkuyla büyüyüp hep aileme yalan söyledim, ama ben şimdi aynısını ona yapıyorum. Çok erken konuşmaya başladı; kendisini hep güzel ifade etti, ama ben şunun farkına verdim ki ben çocuğumu ziyan ediyorum, hak etmiyorum.

İlk defa birine içimi döküyorum. Bence benim pedagoga değil benim tedaviye ihtiyacım var. Biliyorum siz görüşme yapmıyorsunuz, ama ben paylaşmak istedim. Beni en azından ne yapmam gerektiği konusunda yönlendirirseniz size minnettar kalırım.

Bu arada ben üniversite mezunuyum; hani derler ya okudum, ama bence ben anne olamadım, olamıyorum. Bunları size yazarken gözyaşlarımı tutamıyorum; vicdan azabı çekiyorum.

Ben çocuğuma böyle davranmayacaktım; çünkü bana yapıldığında neler hissettiğimi hala hatırlarım.

O çok özel bir çocuk; herşeyi çok güzel hevesle öğrenmeye çalışıyor, ama ben onun bütün yeteneklerini yok ediyorum. Yalvarıyorum, ben çocuğumu kaybetmek istemiyorum. Bana bir akıl verin hocam onu çok seviyorum, ama onu çok üzüyorum.

Benden olgun davranıyor; ben kötüyüm, ona çok üzüyorum, ne olur hocam, bana yardım edin.

***

Okurken içim sızladı. Bu anne çocuğuna doğru davranmadığının farkında, maalesef toplumda çocuğuna kötü davranan ama farkında olmayan çok anne ve baba var. Ve bu nesilden nesile aktarılıp gidiyor. Olan çocuklarımıza, yaşanmamış yaşamları olan öfkeli insanlarımıza oluyor.

Bu anneye İÇİMİZDEKİ ÇOCUK kitabımı yavaş yavaş, sindire sindire okumasını ve bütün uygulamaları yapmasını ve deneyimlerini bana yazmasını önerdim. Bu süreç içinde kendi içinde utanca boğulmuş iç çocuğunu keşfedecek, onunla kucaklaşacak, ağlayacak, bağrına basacak. Ve en sonunda içindeki çocuğun mutlu bir çocuk olmasına yardım edecek. Kolay değil. Çok yaralı, kaybolmuş bir iç çocuk var içinde.

Annenin kendi içindeki yaralı çocuk iyileşip mutlu olmadan olgun, yetişkin, sevecen bir insan olması mümkün değil.

Değerli okurlarım çevrenizde gördüğünüz öfkeli insanların her birinin içinde utanca boğulmuş bir iç çocuk olduğunu unutmayın. Çocuklarımızı utanca boğmadan yetiştirmek istiyorsak önce kendi iç çocuğumuzu iyileştirmeliyiz.

En iyi dileklerimle.

Doğan Cüceloğlu
(7 Temmuz 2017)

17/04/2020

“EVDE KAL”INCA NEYİ ANLADIM
( Bir Mühendis’ten alıntıdır)
Şu “ ev de kal “ günlerinin
en iyi tarafı,
bana düşünmek için epey bir zaman tanımış olmasıydı...

Ben özel sektör de çalışan bir mühendisim....
Ben ve çevremde tanıdığım özel sektör çalışanları ,
paramızın ödenmediği anda projeyi yırtar atarız veya peyder pey işi yaparak kendimizi güvenceye alırız yahut olmadı işi bırakırız...
Ve Olur biter.....

Kimse de bizlere bu işleri yapacaksın, çalışacaksın demez, diyemez de.....
İşin doğrusu ve maalesef ayıptır söylemesi ama biz kararlarımızı tamamen kişisel çıkarlarımız doğrultusunda alırız...

Aslında ben bütün meslek gruplarının da böyle olduğunu sanıyor ve vicdanım rahat yaşayıp gidiyordum....

Son günlerde bu salgın nedeniyle olsa gerek herkes gibi ben de sağlık camiasını gerçek anlamıyla yeni yeni tanımaya başladığımı farkettim....

Birden Eğer onlar da bizim gibi davranırsa diye bir telaş aldı beni...

Öyle ya, bile isteye olağanüstü bulaşıcılığı olan hastaları ben niye muayene edeyim..????!!!!!
Üstelik niçin böylesine bir ölüm riskini göze alayım..!!!???

Baktım ki olacak gibi değil biraz araştırınca gördüm ki 1 ay önceden”izin rapor istifa” hepsinin zaten yasaklanmış olduğunu öğrendim...
Buna rağmen istifa edenler olursa da, bu kişilerin bir daha kamuya alınmayacağı kamu ile iş yapamayacakları yazılmış...

Kendi adıma sevindim ama çıkarcı tarafımdan da utandım. İnanın bizim meslek grubuna bu dayatmayı kimse yaptıramazdı....

Mesela Ben her 2 bayramda da şehir dışında ki ailemi görmeye ziyarete giderim..
Meğer sağlık personeli en fazla bir bayram ki o da nöbetlerini ayarlayabiliyorlarsa gidebiliyorlarmış........

Doğru ya !!!!
adamlar gece gündüz nöbet usulü çalışıyor ve biz tatile giderken de meğer nöbet tutuyorlarmış....?

Siz hiç Nöbetçi bakkal ya da
Nöbetçi fırın duydunuz mu ?
Ama gece yarısı
“canım sıkılıyor “
şikayetiyle yahut
“elim kaşınıyor “
diye acile gidenler varmış.!!!
O zaman doktorun birinin de gece yarısı
“ ey fırıncı Çavdarlı bir ekmek istiyorum “
arzusunu ülkece yerine getirmemiz gerekmez mi..???
Çok ironik.....

Üstelik bu adamların maaşları da sabit değilmiş , daha çok çalıştırılabilmek amacıyla performansa bağlanmışlar...
ve maximum çalışsa bile
bir hekim ,
Maalesef Bir hakim/savcı nın aldığı maaşı bile alamıyormuş..

Üstelik bir uzman hekim en az 10-12 yıl eğitim alıyormuş....

40 günlük extra Adli tatiller ve eğitimcilerin yaz tatili aklıma geldi de...!!!??
Adliye ve milli eğitim personeli çalışmazken, tatildeyken bile maaşlarını tam alırken ne yazık ki sağlık personelinin yıllardır doğru dürüst tatil yapmadığını üzülerek öğrendim....
Yapamadıklarını çünkü aldıkları paranın çoğunun döner sermayeye bağlı olduğu
nu ve izin alınca da aldıkları paranın kesildiğini biliyor muydunuz...!!!!!???

Ülkemizde entel muhabbetlerini saymazsak Sıklıkla 3 yerde HOCAM lafı geçiyor......

1/-Hastane,
2-/Cami
3-/Okul......

Lütfen Düşünelim.....!!!!!!!

Covid+ hasta öğrencileri okutacaksın deseler kaç öğretmen okula gider......

Ben gitmem.....

Covid + Hastalar camiye gelecek deseler kaç imam namaz kıldırır......

Ben kıldırmam....

Covid+ sanıkların mahkemesi görülecek deseler kaç hakim mahkemeyi yürütür.....

Ben Hayatta yapmam....

Ya da Covid+ Hastalara mal satıp para kazanacaksın deseler kaç tüccar bu işle ilgilenir.......

Sizler için haftalardır ailesinden, çocuklarından ayrı kalıp canı pahasına görevine koşan sağlık personeline büyük/küçük
gerçek sayın HOCALARIMA en derin sevgi, saygı ve hürmetlerimizi sizler adına ben sunuyorum....

Sövdüğün,
dövdüğün,
maaşını vergimle ben ödüyorum diyerek aşağıladığın sağlık personeli,
yine senin için veya sevdiklerin için canını hiçe sayarak görevi başında.......

Sadece,
1 dakika samimi olarak düşün ,

SEN YAPAR MIYDIN,
SEN YAPABİLİR MİYDİN...????

Öylesine çıkarcı bir toplum olduk ki emin olun ülkemizde hiçbir meslek grubu,
sağlık personelinin yaptığı bu fedakarlığın yanına bile yaklaşamazdı......

Avrupa da Amerika da görevden çekilenleri izledikçe,
İspanya da çalıştıkları bakım evlerini terkedip orada yatanları ölüme mahkum ettiklerini gördükçe,
bizim kahraman sağlık personelimize yaşattığımız bütün sıkıntılardan,
bütün benliğimle
hepimiz adına utanç duydum.....

Arkadaşlar, taptığımız Para anladık ki herşey değilmiş....
Sağlıklı bir gün bile en büyük zenginlikmiş...
Ve işin garibi bu büyük salgının bize öğrettiğini sağlık personeli zaten biliyormuş...

Bizlere karşı gösterdikleri bu olağanüstü sabırları da muhtemelen bu yüzdenmiş....!!!

Uyan 🇹🇷 Türkiyem.......
Sana şifa dağıtan bu insanların
Çok ama çok ahını aldın...

BU SON OLSUN SON.....

Siz oğlu şehit olan aileyeacı haberi vermeye gittiniz mi hiç?Hayır mı? Dinleyin o halde;Sabah daha mesaiye başlamadan ya...
13/03/2020

Siz oğlu şehit olan aileye
acı haberi vermeye gittiniz mi hiç?
Hayır mı? Dinleyin o halde;
Sabah daha mesaiye başlamadan yazılı bi emir düşer önünüze
Yukarı köyden Ahmet oğlu Mehmet şehit düşmüştür
Yarabbim dersin, dağa çıksam üç gün aç susuz kalsam da şu haberi vermesem..
Ama giyersin tören üniformanı,
birkaç Mehmetçikle birlikte, hastaneden gelen ambulansı
alırsın arkaya, düşersin yola.
Vatandaş da öğrenmiştir artık,
önde bir askeri araç,
arkada bir ambulans ile geliyorsa
bir eve ateşin düştüğünü..
Yaklaştığın her kasaba veya köyün buz kesildiğini hissedersin
İçinden geçip gittiğin her yer rahatlar..
Neyse varırsın köye.
Askerde evladı olan her haneden inceden bir sızının yükseldiğini,
“aman bizim eve doğru gelmesin” diye dua edildiğini duyar gibi olursun..
Bütün köy donmuştur adeta..
Herkes büyülenmiş gibi izler seni
Hangi eve gidilecek diye ıstıraplı bir merak sarar ortalığı..
Şehidin evine doğru yaklaşmaya başladığında, bahçedeki ihtiyarın büyülenmiş gibi sana baktığını, bacaklarının titrediğini,
elindeki bastondan güç alarak zar zor ayakta durmaya çalıştığını görürsün.
Ayakların geri geri gider.
Pencerelerde bir hareket başlar ve kapının önüne telaşla bir anne çıkar,
bir sana, bir arkanda yere bakan Mehmetçiklere, bir de ambulansa bakar. Sonra atar kendini yere.. Oğlu daha toprak altına girmeden
o ana düşer toprağa..
Öyle bir vurur ki yere,
Zelzele oluyor sanırsın..
Konu komşu yığılır,
Bin feryat bin figana karışır,
Dersin ki kıyamet budur…
Kimi ana önce sana doğru koşar, ellerine sarılır, son bir umutla yüzüne bakar, “Yaralı değil mi komutan?” der;
Başını öne eğer, hiçbir şey diyemezsin.
Dizlerinin bağı çözülür, çökersin anayla birlikte yere, o ağlar sen ağlarsın..
Hemşire elinin titremesinden,
gözünün yaşını silmekten
sakinleştirici iğneyi yapamaz bile..
Baba..
Fidan gibi evlatlarını vatana feda eden o babalar..
Sicim gibi gözyaşları dökülürken gözünden, acıya garkolmuş bir gururla, “Vatan sağ olsun, vatan sağ olsun
şehit babasıyım ben” dediğini duyarsın
Kimi içine akıtır gözyaşlarını,
kimi de donar kalır.. Kimi günlerce konuşamaz,
Kimi dua eder, kimi beddua..
Kimi kendi saçlarını,
kimi saçlarımızı yolar,
ne şapka kalır başınızda
ne rütbe omuzlarınızda, söker atar..
Asıl büyük kıyamet bir iki gün sonra kopar. Gerçekle yüzleşme günüdür..
Bu sefer cenazeyle birlikte varırsın köye..
Tören mören hak getire..
Köylü alır şehidini omuzlarına,
yer yerinden oynar,
ne protokol kalır ne düzen..
Kimi “Evladımı en son haliyle hatırlamak istiyorum” der,
görmek istemez naaşını…
Kimi de illede “Göreceğim” der,
Gösteremezsin ki;
Ya yüzü yoktur ya bacağı.. Yanımızdaki bi üsteğmen yada yüzbaşı
elinde daha önce de okuduğu,
sadece isim hanesi değiştirilmiş standart metni okur,
“Kanı yerde kalmayacak” diyerek,
bitirir konuşmayı..
Tabuta sarılı analar, babalar, bacılar, gardaşlar duymaz bile bunu,
duysa da inanmaz..
Sonuç olarak; Orada bir mezar,
bir bayrak, bir ana, bir de baba kalır..
Her gün daha da duyarsızlaştırılan
toplumumuzda akşam 45 saniyelik haber olarak izlersiniz siz de..

11/12/2019

KAĞIT TOPLAYICI ÇOCUĞUN HİKAYESİ

Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Atık kağıtlar topluyorum ve Kızılay`dan Ulus`a kadar üç kez yürüyerek gidip geliyorum her gün. Beş arkadaşımla kalıyorum iki göz odalı bir evde. Onlar atık kağıt toplamıyor; Mevlüt inşaatta çalışıyor mesela, Hüseyin halde hamallık yaparken, Sidar ve Yunus ayakkabı boyacısı. Aramıza bir arkadaş daha katıldı. Adı Abbas. Çalışmıyor o, diyaliz hastası. Abbas`a biz bakacağız.

On üç yaşından beri kağıt topluyorum Ankara`da. Niğdeliyim. İlkokula başladığım yıl geldik Ankara`ya. Ortaokulu bitirebildim yalnızca; hep takdir alarak geçtim sınıfları. Liseye yazdırmadı babam; sokağa saldı beni çalışıp da işe yaramam için. O gün bugündür sokaklardayım; çizgili, çizgisiz, kareli, beyaz ve rengarenk kağıtlar, kartonlar topluyorum.

Çalışmaya başladığım yıl babam terk etti bizi. Kumar borcu vardı; çekti gitti bir sabah erkenden. Ben geçindirdim evi. Annem severdi beni, “aslan oğlum” derdi. Yanaklarımı okşardı bazen. Babam gideli dört ay olmuştu; komşular bir adam bulmuşlar anneme. Kumar oynamazmış, namazında niyazında bir adammış. Eşi vefat etmiş. İki kızı varmış adamın. Anneme demiş, “sen kabulümsün, çocukların da kabulüm ama Muhammet olmaz!” Şaşırmış annem, “niye olmazmış Muhammet, o da benim çocuğum” demiş. “İki kızım var; biri on iki yaşında, biri on dört yaşında. Caiz değildir Muhammet`le kızlarımın aynı hane içinde olması” demiş adam. Üç kız kardeşim vardı ve çok düşkündük birbirimize. Annem için kolay olmadı karar vermek. Oturttu beni karşısına bir gece. “Bak Muhammet” dedi, “seni asla bırakmayacağım, ama bir süre dayınlarda kal oğlum.” Sarıldı bana; o ağladı, ben ağladım…

İmam nikahı kıyıldı, dayımlara geçtiğimin ertesi günü. Haftasına kalmadan annemi, kızlarını ve kardeşlerimi alarak memleketine götürmüş adam, Kastamonu`ya. Dayım dedi, “annenin emanetisin bana, burası senin de evin. Arada bir gelip kalabilirsin Muhammet!”

On üç yaşındaydım, bana kalacak bir yer de ayarlamamıştı dayım. Komşulardan, akrabalardan kimse demedi bana, “sana yardım edelim” diye. On üç yaşındaydım, Ankara`daydım, bir başınaydım…

Altı yıldır görmedim annemi ve kardeşlerimi. Bir çok kez niyetlendim Kastamonu`ya gitmeye. Dedim, “kovar beni o adam; göstermez bana ailemi.” Anneme küsüm; istese bana ulaşabilirdi diye düşünüyorum. Çok özlüyorum kardeşlerimi; Hülya`yı, Havva`yı ve Hanife`yi… Domino oynardık dördümüz. Ben bir kere bile kazanmadım; “çocuk onlar, sevinsinler” derdim. Ben de çocuktum oysa…

Yürürken, kağıt toplarken, sabahtan akşama bitap düşene kadar çalışırken hep yüzlerini seyrediyorum insanların. Mesela, sevgililer geçiyor yanımdan ve erkekler beni görünce daha bir ötemden geçirtiyorlar kadınları. Erkekler, kadınlar, muhafazakarlar, devrimciler, hippiler, İbo dinleyenler, Metallica dinleyenler, Kafka okuyanlar, dua kitapları okuyanlar, türbanlılar, mini etekliler, herkes öyle sevgisiz bakıyor ki bana; öyle incitici, öyle hoyrat olabiliyor ki herkes…

İbo`yu bilmeme şaşırmadınız, ama Metallica`yı ve Kafka`yı biliyor olmam ilginç gelmiştir size belki. Olgunlar Sokak`taki seyyar kitapçılardan kitaplar alıyorum. Milena`ya Mektuplar`ı okudum Kafka`dan, diğerlerini de okuyacağım. Birçok kitap okuyacağım ben; Nietzsche`nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabını çok merak ediyorum mesela, bir de Oruç Aruoba`nın şiirlerini. Keşfetmem, okumam, sorgulamam gereken öyle çok yazar, hikaye, roman ve şiir var ki…

Kitapçılar bile önyargılı bana; emeği, vicdanı, barışı savunanlar bile beni gördüklerinde kıyıcı sözler söyleyebiliyorlar ve eminim onlara ürkütücü geldiğimden.

İkinci el kasetlerim var; Metallica kasetim de var, Fikret Kızılok kasetim de. Annem, beni dayımlara yollarken teybi bana verdi,”sıkıldıkça müzik dinle, ama sesini kıs ha” dedi. Şimdilerde teybi son ses açıyorum Metallica`yı dinlerken!

Adım Muhammet. On dokuz yaşındayım. Beni nefretle bakarken göremezsiniz; kabalaştığıma, etiketler koyduğuma, yaftaladığıma şahit olamazsınız. Bir anlama çabam var; kendimi, annemi ve sizi. Bir öğrenme çabam var; yeryüzünü, doğayı ve evreni. Yazmaya da başlayacağım; sevgisizliği yazacağım önce çöp kutularından topladığım kağıtlara ve sevgisizliği yazdığım kağıtlar geri dönüşüme gidip sevgi olarak dönecek aramıza. Sevgi`li insan dostlarım olacak kağıtlarda diriliveren; sevgiyle var olan canlar, kardeşler, halklar…

Kendimle ilgili bir çok projem var. Mahkemeye başvurup adımı değiştireceğim. Ali Haydar mı olsa adım diye düşünüyordum, vazgeçtim; adım Özgür olacak benim.

Kendime ait bir kütüphanem olacak sonra. Atık kağıtlar topluyor olabilirim; işim gereği tenimden yayılan koku p*s gelebilir size ama en sevdiğim koku kitap kokusudur.

Doğada bir başıma yaşama projem de var. Yoruldum incitilmekten, ötekileştirilmekten, lanetlenmekten. Tabiat Ana`ya sığınmak istiyorum ve bunun için otlarla ilgili kitaplar alıyorum. Otlarla beslenmek, otlarla iyileşmek, otlarla huzur bulmak istiyorum. Doğada bir başıma yaşayacaksam otların bütün kerametlerini bilmem gerekiyor.

Böbrek yetmezliği var Abbas`ın; benim kardeşim oldu Abbas, kız kardeşlerimin yokluğunda. Ona biz bakıyoruz ve Abbas iyileşmeden Tabiat Ana`nın yanına gitmeyeceğim.

Kafka kırk bir yaşında ölmüş; onun kadar yaşasam yeter. Kitaplar gibi kokmaktır özgürlük; otlardan sevgi büyüleri yapmak ve toprağa karıştığımda bir gün, Tabiat Ana`nın beni şefkatle anmasıdır…

Böyle buyurdu Muhammet!

YOKSULLUKDünyadaki en zengin yirmialtı insan, rakamla 26, bir geniş odaya rahatça sığacak kadar az sayıda insan, dünyada...
08/11/2019

YOKSULLUK

Dünyadaki en zengin yirmialtı insan, rakamla 26, bir geniş odaya rahatça sığacak kadar az sayıda insan, dünyadaki insanların yarısı kadar servete sahip. 3.8 milyar insan. Çoğu çocuk. Açlık, p*slik, savaş, hastalık içinde yaşayan 3.8 milyar insan. Yani yirmialtı kişinin zenginliği 50 Türkiye nüfusunun zenginliğine eşit. Eşit kelimesini tek göreceğiniz yer de budur bu sistemde. Bir insanın 100 milyar dolardan fazla servete sahip olmasını doğal, hak edilmiş ya da ahlaklı bulmamız isteniyor. Bunun karşısında öfke duymamak biraz da insanlıktan çıkmayı gerektirmez mi? Hepimizi biraz insanlıktan çıkarmıyor mu bu sistem bu nedenle?
Mahrumiyet insan beynini sadece ana odaklatıyor. Hayatta kalma çabası daimi bir var oluş biçimine dönüşüyor. Yoksulluk 12 saat ayakları üstünde çalışan ve topukları dayanılmaz derecede sızlayan bir insanın eve gidip, uyuyan çocuklarına yemek hazırlaması, sonra onlar uyanmadan, topuk sızısı daha hiç geçmemişken tekrar işin yolunu tutması demek olabilir. Vardiyalı çalışan işlerin birbirlerini görmemesi olabilir. Hiçbir tatilde, bayramda işten izinli olamaması olabilir. Dinlenmek bile yoksula yasak olabilir. Hastalandığında hastanede sıra beklemesi, ihtiyacı olan doktor görememesi, ilaç için borçlanması demektir. Hasta olup işe gidemeyince parasız kalması olabilir. Duvarları küflü evlerde çocuk yetiştirmesi olabilir. Belim ağrıyor diye yatağını değiştirememesi, daha sağlıklı tabanı olan ayakkabı alamaması olabilir. Kafasını toplayacak, vücudunu dinlendirecek bir tatile çıkamaz. Kırılan mobilyasını değiştiremez. Eşi dostu evine bir yemeğe davet edemez. Yemeğe kaç kaşık yağ attığını sayar. Evde kaç öğünlük bulgur kaldığını bilir. Hep birilerine mecbur bırakılır. Bu mecburiyeti sömürülür. Her namussuz, her sapık fakirliğin getirdiği çaresizliği uzaktan koklar, faydalanmaya çalışır. Maddi durumu iyi bir insana asla yaklaşmayacak akbabalar, yoksulların etrafında toplaşır.
Çocuk yoksulluğu ile ilgili yapılan çalışmalar, yoksul çocukların yaşıtlarına göre çok yüksek stres hormonu salgıladıklarını ve bunun bütün vücutlarında kalıcı tahribata yol açtığını gösteriyor. Bu tahribat yetişkinlikte ne kadar zengin olsalar da sağlıklı yeseler ve yaşasalar da telafi edilemiyor. Yoksul çocukluk geçirenler daha çok hasta oluyor, daha erken ölüyor ortalamada. Bir nesli daha hasta yetiştiriyoruz.
Yoksulluğu konuşmak için bir Hint evine gitmiştim. Anlattılar, ağladılar. Çevirmen çevirdi, ben dinledim. Sonra aralarından bir kadın geldi bana, “hayatımda hiç kimse beni dikkatle dinlememişti böyle” dedi. “Neden dinlediniz beni?” “Ama ben buraya sizi dinlemeye geldim, işim bu” dedim. Almanya’da, Amerika’da ağladı insanlar yoksulluklarını anlatırken. Hangi ülkede sorsam ağladı insanlar. Hep ağlar yoksulluğu anlatırken insanlar. Amerika’dakiler açlığı anlattı, iş bulamamayı. Almanya’dakiler ise işsizliğin getirdiği aşağılanmayı, dışlanmayı. “Devlet kiramı ödüyor, yemeğimi, temel ihtiyaçlarımı karşılıyor ama” diyordu 40’lı yaşlarında bir adam, “10 yıldır iş arıyorum, işsizim, o kadar zor ki, iş istiyorum, çalışıp kazanmak istiyorum.” Ağlamaya başladı. Yoksulluk devamlı bir aşağılanma, derdini dinletememe hali. Sadece maddi yoksulluk değil ki çekilen. Dinlenmeme, ciddiye alınmama, aşağılanma, yoksulluğundan sorumlu tutulma da aynı zamanda. Yoksul sadece alamadığı, yiyemediği, giyemediğinin eksikliğini çekmez ki, kendine doğduğundan itibaren gösterilmeyen saygının eksikliğini taşır. Kenarda kalmaktır yoksulluk. Kapısında yoksullar giremez yazmayan yerlere girmeye cesaret edememektir. Ayakkabısı eskidir ya da üstünden akıyordur yoksul olduğu, öyle olmasa bile öyle hisseder. Ama duruşunda da görülür zengin insanların zenginliği, yoksulların yoksulluğu çoğu zaman. Birisi hak edilmemiş bir özgüvenle, diğeri hak etmediği bir boynu büküklükle dolaşır. Daha az yer kaplar yürürken, otururken. Hareketleri daha ölçülüdür. Sadece yoksulluk değildir çünkü onu bu hale getiren. Başkalarından daha yoksul olmaktır. Aşağıda olmaktır. Bunun ona hayatın her alanında hatırlatılmasıdır. Eşitsizliktir. Efendiler asla unutturmazlar üstünlüklerini. Her taraftan zenginlik ve imtiyaz gösterileri yoksulların gözüne sokulur çünkü utanmazlık devridir bu. Zenginlik ve yoksulluk hak edilmiştir utanmazlık ideolojisinde. Herkes yerini hak etmiştir.
Yoksul dişinden tırnağından arttırıp ya da borca girip, bir telefon alırsa, tatile çıkarsa kaşlarımız yükselir. Buna hakkı olmadığı hissettirilir. Önce temel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Ama bazen en temel ihtiyaç imrendiğimiz hayatlara bir yerinden dokunabilmektir. Parası olanlar kimin neye ihtiyacı olduğuna karar verir. Her şeyi bildikleri gibi. Hesap sorarlar. Sadaka verir, onu nasıl kullanması gerektiğini söyler ve minnet beklerler. Başı dik olsun, çalışkan olsun, minnettar olsun, itaatkâr olsun.
Belki kimse sadece yoksulluktan intihar etmez (ki ediyorlar) ama her yoksul intiharında yoksulluğun payı da vardır. Her sorun sıcak bir evde, lezzetli bir yemek yerken ve ihtiyacımız olan her hizmeti ve eşyayı alma imkanımız olduğunu bildiğimizde biraz daha kolaydır. Ya da bunlar olmadığında biraz daha zordur. Çok daha zordur.
Bu da böyle bir dünya. Efendiler diyor ki, eşitsizlik doğaldır. Ama biliyor musunuz daha doğal olan ne var? Daha bir yaşına basmamış bebeklerde bile görülen çok temel insan duygusu ne biliyor musunuz? Haksızlık karşısında öfke duymak. Öfke eşitsizlikten çok daha doğaldır. Yoksullara acımayın. Bunu istemiyorlar. Yoksulluğa öfke duyun. Eşitsizliğe hınç duyun. Adaletsizliğe kin besleyin. Kininiz katıksız olsun.

Aysuda Koleman'dan alıntı..

12/10/2019

GELİN-KAYNANA HİKAYESİ

Uzun yıllar önce Çin’de Lili adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisinin de kişiliği tamamen farklıdır bu da onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.

Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev, onun ve kayınvalidesi ile arada kalan eşi içinde cehennem haline gelmiştir. Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatçıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca her gün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

Sevinç içinde eve dönen Lili yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgârları esiyordu. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Lili ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı.

Sevgili Lili dedi;

Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi.

Eski bir Çin atasözü şöyle der: "Gül veren elde gül kokusu kalır."

Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.

İçinizde bir damlacık bile zehir olmaması dileklerimle . .

11/09/2019

Ebu Süfyan... Kim bu adam?

Uhud ve Hendek savaşlarını biliyor musun kardeşim, Ebu Süfyan bu savaşlarda peygamberin en yakın dostlarını tek tek öldüren düşman komutanı. Mekke’nin en zenginlerinden. Hani filmlerde ilk Müslümanlar’a işkence yapan zalim bir adam var ya, işte o Ebu Süfyan.

Tebbet suresini duydun mu? Peki anlamını? Peki sure ne demek biliyor musun? 🤦🏻‍♂️

Sure demek Allah’ın sözü demek. Kainatı yaratan Allah, Tebbet süresinde Ebu Leheb’e beddua ediyor. Ebu Leheb’in elleri kırılsın, karısı da odun hamalı olsun diyor. Bunu diyen Allah... Ebu Leheb, peygamberin amcası.

İşte bu Ebu Leheb’in en büyük kankası Ebu Süfyan. Ebu Süfyan İslam’ın ilk yirmi yılında, yani peygamberin peygamberlik yaptığı dönemin neredeyse tamamında bir numaralı Müslüman katili.

Taa ki, Peygamber’in güçlü ordusu Mekke’ye gelene dek. Ebu Süfyan bakıyor ki kurtuluş yok, Müslüman oluyor, çok geçmeden de Hz Muhammed vefat ediyor.

Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, Hz Ali’yi, yani peygamberin en yakınını öldürtüyor. İsyanlar çıkıyor, isyan eden herkes kılıçtan geçiriliyor.

Daha sonra Muaviye’nin oğlu, Ebu Süfyan’ın torunu Yezid, İslam devletinin başına geçiyor. Yezid Peygamberin torunu Hüseyin’i ve kundaktaki bebeği dahil tüm ailesini öldürüyor. Daha sonra da peygamberin diğer torunu Hasan’ı zehirleyerek öldürüyor.

Özetleyeyim:

Peygambere tüm ömrü boyunca düşmanlık eden, peygamberin yüzlerce dostunu ve akrabasını bizzat öldüren Ebu Süfyan...

Peygamberin damadı Hz Ali’yi öldürüp, Halifelerin seçimle gelmesine son veren ve İslam devletini kendi soyuna bağlayan, Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye.

Peygamberin iki erkek torunu Hasan Hüseyin’i ve torunlarının çocuklarını öldüren Muaviye’nin oğlu Zeyd.

İslam bunların zamanında babadan oğula geçen bir krallık haline geliyor.

Kuran, peygamberin ölümünden kırk yıl sonra bunların iktidarında kağıda dökülüyor. “Ama bu Kuran’da yoktu” diyenler kılıçtan geçiriliyor; “Kuran’da olan şu sureler niye silindi?” diyenlere “Keçiler yedi” diye cevap veriliyor. Şaka gibi ama değil.

Bugün okuduğumuz Kuran işte o tartışmalı Kuran.

“Ebu Süfyan soyu İslam düşmanıdır” deyip ayrılanlar ise bugünkü Şii ve Alevi’ler. Onlarla gitmeyip Emevi tarafında kalanlar ise bugünkü Sünni’ler.

Sizce Suudi Arabistan Kralı (ve benzerleri) kendine kimi örnek alıyor? Muhammed, Ali, Hasan ve Hüseyin’i mi, yoksa Ebu Süfyan, Muaviye ve Yezid’i mi?

Ben Sünni’yim. Doğdum ve öyle dediler... Tüm çocukluğum boyunca “Aleviler sapıktır, Aleviler mum söndürür” vs zırvaları duyarak büyüdüm. Üniversite yıllarına kadar Alevi olduğunu açıkça söyleyen hiç kimseyi tanımadım.

Aşure tatlıdır ama hikayesi acıdır.

Yemesi güzel ama düşünmek çok daha güzel.

İyi düşünün canlar.Ates Ateş İlyas Başsoy

İbretlik bir hikaye.. Buyurun okuyun..Yıl 2001.. Yer Aydın Buharkent ilçesi. Hediye, Beş yaşındaydı.Gayet sağlıklı bir ç...
10/09/2019

İbretlik bir hikaye.. Buyurun okuyun..

Yıl 2001.. Yer Aydın Buharkent ilçesi. Hediye, Beş yaşındaydı.
Gayet sağlıklı bir çocuktu.
Hayat doluydu. Evinin önünde oynuyordu.Otomobil çarptı. Çarpan kişi kaçtı. Hediyecik acilen hastaneye kaldırıldı.
“Hayati tehlikesi yok” raporu verildi.
Çarpan kişi yakalandı ama
Bu rapor üzerine, serbest bırakıldı. Oysa Hediye, kafasına aldığı darbe nedeniyle hem zihinsel, hem bedensel engelli olmuş, yatağa bağımlı hale gelmişti.
Babası, inşaat işçisiydi.
Kızının hakkını aramak için, kızını bu hale getiren kişiye hesabını sormak için mahkemeye başvurdu, dava açtı. Hediye'ye dört ay önce “hayati tehlikesi yok” raporu verip, çarpan kişinin kurtulmasını sağlayan hastane… Dört ay sonra “trafik kazası neticesinde yüzde 90 zihinsel ve bedensel engelli” raporu verdi!
Hediye'ye otomobiliyle çarpan kişi bu rapora itiraz etti. “Kaza sonrasında engelli kaldığını kabul etmiyorum, kızın bu halinin kazayla alakası yok” dedi.
Adli Tıp Kurumu'ndan rapor istendi.
Adli Tıp Kurumu inceledi.
“Hediye'nin bu hale gelmesinin kazayla alakalı olduğunu söyleyemeyiz, çünkü elimizde röntgen filmleri yok, bunları görmeden karar veremeyiz” dedi. Halbuki, söz konusu röntgen filmleri dosyada vardı.
Hediye'nin babası söz konusu röntgen filmlerini Adli Tıp'a göndermek için mahkemeden talep etti. O da ne?
Filmler buhar olmuştu, yoktu!
Ne kadar sonra bulundu biliyor musunuz? Evet, dosyada zaten varolan ve aniden kaybolduğu söylenen röntgen filmleri, babanın sabırlı ve inatçı takibi sonrası iki yıl sonra bulundu. Adli Tıp'a gönderildi.
Adli Tıp gene inceledi.
“Hediye'nin bu hale gelmesinin kazayla alakalı olduğunu söyleyemeyiz, çünkü elimizde MR çekimleri yok, röntgen filmleri yeterli değil, MR'ı görmeden karar veremeyiz” dedi
Yıllar yılları takip ediyor, Hediye büyüyor, fotoğrafta gördüğünüz gibi, gariban babacığı sırtına alıyor, mahkeme mahkeme taşıyordu.
İki defa mahkeme değişti.
16 defa hakim değişti. Dört defa savcı değişti.
Üç defa Adli Tıp raporu değişti.
74 defa duruşma ertelendi
Hediye'nin babası, 2012 yılında, yani trafik kazasından 11 yıl sonra, 75'inci duruşmada dayanamadı, sesini yükseltti, adalet istiyorum dedi.
“Hakime bağırdı” suçuyla tutuklandı.
Yargılandı.. Dokuz ay hap*s cezası verildi.
İçeri atıldı. Beş ay cezaevinde yattı!
Hap*sten çıktı, kızını yeniden sırtına aldı, mahkeme mahkeme taşıyarak hukuk mücadelesini sürdürdü.
2015.. Hediye öldü!
Beş yaşından beri tüm motor fonksiyonlarını yavaş yavaş kaybeden Hediyecik, 19 yaşına gelmişti, çiğneme yutma yeteneğini bile kaybetmişti, mamayla besleniyordu, soluk alıp vermekte güçlük çekiyordu, davasının sonucunu göremedi, son nefesini verdi.Yılbaşına iki gün vardı.
Babası Hediye'ye yılbaşı hediyesi olarak kırmızı bir palto almıştı.
Kızı konuşamıyor, derdini anlatamıyordu ama, mahkemeden mahkemeye giderlerken üşüdüğünü, titrediğini hissediyordu. İnşaat yevmiyelerinden biriktirmiş, kızına o paltoyu almıştı.
Hediye'nin cenaze namazı kılınırken, tabutunun başındaki çaresiz baba paltoya sarıldı, hıçkıra hıçkıra, haykıra haykıra ağladı, ağladı, ağladı.
Hediye gitmişti ama…
Baba peşini bırakmadı. Hediye'ye ilk müdahaleyi yapan doktor hakkında suç duyurusunda bulunuldu, 15 yıl geçmişti, doktor emekli olmuştu, 15 yıl sonra ilk defa duruşmaya çıktı.
“Adli Tıp Kurumu karar verebilmek için MR çekimlerini görmek istiyor, neden MR çektirmediniz?” diye sordular. Emekli doktor “MR'ı nasıl çektirseydim, MR cihazı yoktu” dedi.
Bunun üzerine Adli Tıp Kurumu'nun tekrar rapor hazırlaması istendi.
Adli Tıp Kurumu ne dedi peki? “Hediye'nin bu hale gelmesinin ve sonra da ölmesinin, kazayla alakalı olduğunu söyleyemeyiz, çünkü elimizde MR çekimleri yok, MR'ı görmeden karar veremeyiz” dedi
Beş defa adalet bakanı değişti.
Altı defa yargıtay başkanı değişti.
Dört defa anayasa mahkemesi başkanı değişti. 18 defa adli yıl açılışı yapıldı.
2019'a geldik.
Kazadan 18 yıl sonra…
Hediye öldükten dört yıl sonra…
Dava nihayet sonuçlandı.
Hediye suçlu bulundu!
“Hediye'nin zihinsel ve bedensel engelli haline gelmesiyle, ölmesiyle, o trafik kazasının alakası yok” kararı verildi. 18 yıldır devam eden mahkeme masraflarının, Hediye'nin babası tarafından ödenmesine hükmedildi...

Address

Antakya

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Hiçlik Makamı posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share