Avukat Beytullah ELÇİ Hukuk ve Danışmanlık Bürosu

Avukat Beytullah ELÇİ Hukuk ve Danışmanlık Bürosu Avukat Beytullah Elçi - Alanya

24/09/2020
03/04/2016
22/02/2016

KAYIP/KAÇAK BEDELİNİN GERİ ALINABİLMESİ VE HAK KAYBINA UĞRAMAMANIZ İÇİN UZMAN HUKUKÇULARDAN YARDIM ALINIZ.

TİCARİ VE BİREYSEL ELEKTRİK TÜKETİMLERİNDE ALINAN KAYIP/KAÇAK BEDELİNİN GERİ ALINABİLECEĞİ YÖNÜNDE VERİLEN YARGITAY KARARI.

T.C. YARGITAY

3.Hukuk Dairesi
Esas: 2014/17633
Karar: 2015/13956
Karar Tarihi: 10.09.2015

ALACAK DAVASI - KAYIP/KAÇAK BEDELİNİN PERAKENDE SATIŞ TARİFESİNİN BİR UNSURU OLARAK FATURALARDA YER ALMASININ KANUN VE YÖNETMELİĞE AYKIRI BULUNDUĞU DİKKATE ALINARAK SONUCU DAİRESİNDE KARAR VERİLMESİ GEREĞİ - HÜKMÜN BOZULDUĞU

ÖZET: Olayda kayıp-kaçak bedelinin perakende satış tarifesinin bir unsuru olarak faturalarda yer almasının kanun ve yönetmeliğe aykırı bulunduğu dikkate alınarak sonucu dairesinde bir karar verilmesi gerekirken aksine düşüncelerle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

(4628 S. K. m. 4)

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki alacak davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı vekili dava dilekçesinde özetle, müvekkil kuruma bağlı İstanbul Halk sağlığı Müdürlüğüne kesilen 2011-2012 yıllarına ait toplam 512 adet elektrik faturasına istinaden haksız ve hukuka aykırı olarak tahsis edilen kayıt - kaçak bedeli toplam 15.575,29 TL nin ödeme gününden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin EPDK'nın belirlediği tarifelere uymak zorunda olduğunu belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, EPDK kararı iptal edilmedikçe tüm tüketicileri bağlayacağından davalı tarafından 4628 sayılı kanun hükümlerine dayanılarak davacının elektrik tüketim bedeli faturalarına yansıtılan dava konusu bedellerin, mevcut yasal düzenlemelere aykırı bir yönü bulunmaması gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; söz konusu karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, elektrik faturasına yansıtılan kayıp kaçak bedelinin yasa ve yönetmeliklere aykırı olduğu belirtilerek bu bedelin istirdadı istemine ilişkindir. Kayıp-kaçak miktarı, dağıtım sistemine giren enerji ile dağıtım sisteminde tüketicilere tahakkuk ettirilen enerji miktarı arasındaki farkı göstermektedir. Yani kayıp-kaçak bedeli elektrik sisteminde ortaya çıkan teknik ve teknik olmayan kaybın maliyetinin kayıp-kaçak bedeli oranları ölçüsünde karşılanabilmesi amacıyla belirlenen bir bedeldir. Davalı Kurum tarafından elektrik enerjisinin üretiminden, tüketicilere ulaştırılıncaya kadar oluşan elektrik eksikliği kayıp bedeli olarak; enerji nakil hatlarından çeşitli sebeplerle sayaçtan geçirilmeksizin, herhangi bir bedel ödemeden kullanılan elektrik bedeli de kaçak bedeli olarak diğer kullanıcı abonelere yansıtılmaktadır.

4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinin 1.fıkrasında, bu Kanun ile verilen görevleri yerine getirmek üzere Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun kurulduğunu belirtmiş, aynı maddenin 2.fıkrasında ise; “Kurum, tüzel kişilerin yetkili oldukları faaliyetleri ve bu faaliyetlerden kaynaklanan hak ve yükümlülüklerini tanımlayan Kurul onaylı lisansların verilmesinden, işletme hakkı devri kapsamındaki mevcut sözleşmelerin bu Kanun hükümlerine göre düzenlenmesinden, piyasa performansının izlenmesinden, performans standartlarının ve dağıtım ve müşteri hizmetleri yönetmeliklerinin oluşturulmasından, tadilinden ve uygulattırılmasından, denetlenmesinden, bu Kanunda yer alan fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten, piyasa ihtiyaçlarını dikkate alarak serbest olmayan tüketicilere yapılan elektrik satışında uygulanacak fiyatlandırma esaslarını tespit etmekten ve bu fiyatlarda enflasyon nedeniyle ihtiyaç duyulacak ayarlamalara ilişkin formülleri uygulamaktan ve bunların denetlenmesinden ve piyasada bu Kanuna uygun şekilde davranılmasını sağlamaktan sorumludur” hükmüne yer verilmiştir. Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na tüketicilere yapılacak elektrik satışlarında uygulanacak fiyatlandırmaya esas unsurları tespit etme görevi verilmiştir. Bu maddede de anlatılmak istenilen hususun 1 kw elektrik enerjisinin tüketicilere ulaşıncaya kadarki maliyet ve kar payı olup, yoksa Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyatlandırma unsuru belirleme yetkisi ve görevi vermediği açıktır. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu bu maddeye dayanarak 11.08.2002 gün ve 24843 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Perakende Satış Hizmet Geliri ile Perakende Enerji Satış Fiyatlarının Düzenlenmesi Hakkında Tebliğ”i yayımlamış ve lisans sahibi şirketlerde bu tebliğe uygun olarak tüketiciden kayıp-kaçak bedeli adı altında bedel tahsil etmişlerdir. Ancak yukarıda açıklandığı üzere tebliğin dayanağı olan 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu’nun 4.maddesinde, Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu’na sınırsız bir fiyat belirleme hak ve yetkisi verilmemiştir.

Elektrik enerjisinin nakli esnasında meydana gelen kayıp ile başka kişiler tarafından hırsızlanmak suretiyle kullanılan elektrik bedellerinin, kurallara uyan abonelerden tahsili yoluna gitmek hukuk devleti ve adalet düşünceleri ile bağdaşmamaktadır.

Hem bu hal, parasını her halükarda tahsil eden davalı Kurum’un çağın teknik gelişmelerine ayak uydurmasına engel olur, yani davalı kendi teknik alt ve üst yapısını yenileme ihtiyacı duymayacağı gibi; elektriği hırsızlamak suretiyle kullanan kişilere karşı önlem alma ve takip etmek için gerekli girişimlerde de bulunmasını engeller. Oysa ki, elektrik kaybını önleme ve hırsızlıkları engelleme veya hırsızı takip edip, bedeli ondan tahsil etme görevi de bizzat enerjinin sahibi bulunan davalıya aittir.

Bununla birlikte, tüketici olan vatandaşın faturalara yansıtılan kayıp-kaçak bedelinin hangi miktarda olduğunun apaçık denetlenebilmesi ve hangi hizmetin karşılığında ne bedel ödediğini bilmesi, yani şeffaflık hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarındandır.

Bu cihetle; dosyadaki yazılara, kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle HGK. nun aynı konuya ilişkin 21.05.2014 günlü ve 2013/7-2454 E. 2014/679 K. sayılı kararına göre, kayıp-kaçak bedelinin perakende satış tarifesinin bir unsuru olarak faturalarda yer almasının kanun ve yönetmeliğe aykırı bulunduğu dikkate alınarak sonucu dairesinde bir karar verilmesi gerekirken aksine düşüncelerle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 10.09.2015 tarihinde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

Av. Beytullah ELÇİ

04/01/2016

PİYANGO ÇIKAN EŞİNİZ SİZİ BOŞARSA İKRAMİYEDEN SİZE DE PAY DÜŞER Mİ?

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi
ESAS: 2013/7361
KARAR: 2014/13668

Değer artış payı ve katılma alacağı

A... ile E...aralarındaki değer artış payı ve katılma alacağı davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair ...10. Aile Mahkemesi'nden verilen 25.10.2012 gün ve 996/758 sayılı hükmün Yargıtay'ca incelenmesi davalı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla; dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR

Davacı vekili, davaya konu ...parsel sayılı taşınmazın 30/1008 hissesinin evlilik birliği içinde 19.12.2003 tarihinde satın alınarak davalı adına tescil edildiğini, taşınmazın edinilmesinde ve sonrasında dubleks daireye dönüştürülmesinde vekiledenine nişan ve düğünde takılan takı ve paraların kullanıldığını, davaya konu taşınmazın davalı tarafından 07/06/2007 tarihinde kardeşi E...ye muvazaalı olarak satıldığını açıklayarak, 25.000 TL ziynet eşyası bedelinin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini, tarafların edinilmiş malları olduğundan taşınmazın karar tarihindeki toplam bedelinden ziynet eşya bedeli indirildikten sonra artan bedelin 1/2'sinin yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, 25.000 TL'lik takıların hayal ürünü olduğunu, davacının evlilik birliğinin başından beri çalışmadığı için evin alımına katkısının bulunmadığını, iddia edilen ziynet ve para olsa dahi bunları davacının götürmüş olabileceğini, davalının 30/1008 hisse için yükleniciye 76.000 TL ödediğini, bunun 30.000 TL'lik kısmının müvekkiline piyangodan çıkan para ile karşılandığını, MK 220 uyarınca bu miktarın kişisel malı olduğunu, kalan bedelin ise, davalının baba ve ağabeyinin desteği ile ödendiğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, “...davacının dava dilekçesindeki ziynet eşyalarına ilişkin taleplerinin ve ziynetlerinde bedeli indirildikten sonraki yarı bedelinin birlikte değerlendirilmesinde; davacı tarafın ilk talebinin değer artış payına, ikinci bölümün ise katılma alacağına ilişkin olduğu kabul edilerek davanın kısmen kabulüne, davacının ziynetlere yönelik talebinin 5.680.829 TL'sinin değer artış payı, 37.392.085 TL'nin ise katılma alacağı olarak kabul edilmesi gerektiğinden, toplam 43.073.00 TL değer artış payı ve katılma alacaklarının davalıdan tahsiline, fazla talebin reddine karar verilmiştir.” Hüküm süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 15.09.2001 tarihinde evlenmişler, 18.04.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 15.09.2009 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK'nun 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nin 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanun'un 10. maddesi gereğince, eşler başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinden TMK'nun 202. maddesine göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.

Davalı vekili cevap dilekçesinde davaya konu taşınmazın edinilmesinde kullanılan paranın 30.000 TL'sinin vekiledenine milli piyangodan çıkan para ile ödendiğini iddia etmiş ve bu iddiasını dosyaya ibraz ettiği 28.05.2002 tarihli Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü'nün kaşesini ihtiva eden 29. 574, 55 TL ( 29.574.550.000 TL ) bedelli tahsil dekontu ile desteklemiştir. Ayrıca yargılama sırasında dinlenen davalı tanıklarından Cumali Bozkur da davaya konu evin alımında davalıya çıkan ikramiyeden kullanıldığını beyan etmiştir. Bu halde, Mahkemenin milli piyangodan para çıktığına ilişkin davalının iddiasından başka delil bulunmadığı yönündeki gerekçesi yerinde değildir. Mahkemece, milli piyango biletine çıkan ikramiye edinilmiş mal sayılmış ise de Yasada bu hususta açıklık bulunmadığından bu hususun ayrıca irdelenmesinde fayda vardır.

Milli Piyango, bingo, tombala, spor toto, sayısal loto, süper loto, on numara, iddia, at yarışı ve bahis oyunu gibi şans oyunları ile sıkça televizyon kanallarınca düzenlenmekte olan yarışma programlarından kazanılan ikramiyelerin (para veya eşya) hangi mal grubuna ait olacağı konusunda; Türk Doktrininde görüş ayrılıkları bulunmaktadır.

Konuyla ilgili olarak İsviçre hukukundaki hakim görüşün piyango ve şans oyunlarında, bilet veya kupon ya da katılma bedeli olarak yapılan ödeme hangi mal grubundan yapılmış ise (ikame kuralına göre) kazanılan ikramiye veya kazancın da aynı mal grubuna ait olacağı şeklindedir.

Kılıçoğlu; piyangodan, spor totodan, sayısal lotodan, çekilişlerden kazanılan mallar ve paraların kişisel mal grubuna girdiğini belirtmektedir.

Zeytin; şans oyunlarından elde edilen ikramiyelerin kişisel mal sayılarak, tasfiyede dikkate alınmaması gerekir, şeklinde görüş bildirmektedir.

Acar; Loto veya piyango gibi yollarla kazanç elde edilmesinde, kişisel mal karakterinin büyük ölçüde baskın olduğunu, koçan veya bilet parasına oranla elde edilen ikramiye miktarının bin katı, milyon katı fazla olabileceğini, piyango biletini alan kimselerin çok büyük çoğunluğunun ikramiye kazanamadığını, bir milyon veya daha fazla kimse içinden bir ya da birkaç kişinin ikramiyeyi elde ettiğini, böyle bir yapının kazanımın tesadüfîliğini de ortaya koyduğunu, tesadüfîliğin (şansın) ilk planda görünmekte olduğunu bu nedenlerle karşılığını vererek elde etme durumunun olmadığını gösterdiğini, loto veya piyangoya harcanan katılım ücretinin edinilmiş mallardan karşılanması halinde, TMK.m.230/3 hükmünden yararlanılarak edinilmiş mallara döndürülmesinin mümkün olduğu görüşünü dile getirmektedir.

Gençcan; talih oyunlarından kazanılan para ya da malın eşin talihine dayalı hiçbir emek vermeden kazanılmasından dolayı TMK m. 220 b.2 hükmünce kişisel mal olduğu görüşündedir.

Ateş; konuyu “kanundan dolayı kişisel mallar” başlığı altında karşılıksız kazanma yoluyla elde edilen mallar grubu içinde ele alarak milli piyangodan, lotodan ve bahis oyunlarından kazanılan malların bu gruba girdiğini belirtiyor.

Öztan; İsviçre Federal Mahkemesi’nin (BGE 121 III 203 E.4.) yukarıda anılan kararına atıfta bulunarak lotodan elde edilen kazanç, eğer bu loto kâğıdı edinilmiş mal ile alınmış ise edinilmiş mal grubuna girer (TMK 219/II b.5), şeklinde görüş bildiriyor.

Dural/Öğüz/Gümüş; edinilmiş mallardan karşılanan piyango biletine isabet eden ikramiye ile elde edilen kazancın MK 220/b.4 uyarınca edinilmiş mallara dahil sayılması gerektiğini açıklamaktadırlar.

Gümüş; edinilmiş mallardan karşılanan piyango biletine isabet eden ikramiye ile elde edilen kazanç TMK 220/b.4 uyarınca edinilmiş mallara dahil sayılması gerekir, şeklinde görüş bildiriyor.

Özuğur; Şans oyunlarından elde edilen ikramiyelerin hangi mal grubuna ait olacağının belirlenmesinde şans oyunlarının hangi mal değeri kullanılarak oynandığının ölçü olarak alınması ve buna göre de oyun bedeli edinilmiş mallardan ödenmişse ikramiyenin edinilmiş mal grubuna ait olacağı, kişisel mal grubundan ödenmiş olması durumunda kişisel mal grubuna ait olacağı görüşündedir.

Sarı; bu konudaki görüşünü: mevcut yasal düzenleme karşısında; katılma bedeli edinilmiş mallardan karşılanan piyango, loto vb. talih oyunları neticesinde elde edilen kazançların edinilmiş mal olarak nitelendirilmesi gerektiği düşünülmektedir, şeklinde açıklamaktadır.
Acabey; piyango ve benzeri talih oyunlarından elde edilen kazançta, eşler arasında paylaşımı haklı kılan karşılıklı yardımlaşma, dayanışma ve işbölümünün bir etkisinin olmaması, ikramiyenin kazanılmasında, kazanan eşin şansının önemli bir faktör olarak gözükmesi hususları dikkate alınarak, olması gereken hukuk (de lege feranda) açısından, yapılacak bir yasa değişikliğinde bu yollardan elde edilen kazancın kişisel mal sayılması gerektiğinin savunulabileceği, fakat var olan hukuk (de lege lata) açısından bunu savunmanın güç olduğu, öncelikle bir malın ivazlı sayılabilmesi için, edimler arasında ekonomik anlamda bir dengenin olması zorunlu olmayıp, hukuki anlamda bir karşılık ilişkisinin olması yeterli olduğu, bu nedenle, piyango ve benzeri oyunlarda katılma bedeli ile kazanılan ikramiye arasında aşırı bir fark olduğu durumlarda bile ivazsız iktisaptan bahsedilemeyeceğini ifade etmektedir.(Geniş bilgi için; Mehmet Beşir Acabey; Edinilmiş Katılma Rejiminde Tartışmalı Bazı Konular Hakkında Düşünceler, İzmir Barosu Dergisi, yıl:73, Nisan 2009, sayı:2, S:170-174).

Şıpka; “...Bizimde katıldığımız baskın görüşe göre; piyango biletine isabet eden para eşin emek ve çalışmasının karşılığı olmayıp, kişinin kendine özel şansıdır. Bu nedenle piyango, loto, at yarışı, kumar, bahis gibi talih (şans) oyunlarından çıkan ikramiye, kişisel mal sayılmalıdır. Buna karşılık, eşin bir emeği ya da bilgisi ile kazandığı yarışmalardan elde ettiği para ya da mal varlığının, edinilmiş mal sayılması gerektiği kanaatindeyiz", açıklamasında bulunmaktadır.

Türk doktrininde talih oyunları yönündeki hakim görüş yukarıda açıklandığı gibi, kişisel mal olduğu yönündedir.

Doktrindeki görüşlere kısaca değindikten sonra ikramiyelerin hangi mal grubuna ait olacağının tespiti açısından yasal düzenlemelere bakmakta fayda vardır; 4271 sayılı TMK'nun , “Edinilmiş mal, her eşin bu mal rejiminin devamı süresince karşılığını vererek elde ettiği malvarlığı değerleridir” şeklindeki 219/I hükmü “ Edinilmiş malların yerine geçen değerler” şeklindeki 219/II, b.5 hükmü ile “ Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan veya bir eşin sonradan miras yoluyla ya da herhangi bir şekilde karşılıksız kazanma yoluyla elde ettiği malvarlığı değerleri” şeklindeki 220/b.2 hükmü ile “ Kişisel mallar yerine geçen değerler” şeklindeki 220/b.4 hükmüdür. Yani söz konusu ikramiyelerin karşılık verilerek edinildiği ve bu karşılığında edinilmiş mallardan karşılandığı kabul edildiğinde, TMK m.219/I hükmünce edinilmiş mal, edinilmiş mal yerine geçen bir değer olarak kabul edildiğinde ise, 219/II, b.5 hükmünce edinilmiş mal sayılabilir. Karşılıksız kazanma yoluyla elde edildiği kabul edildiğinde, TMK'nun 220/b.2 hükmünce kişisel mal, kişisel mal yerine geçen bir değer olarak kabul edildiğinde de, TMK'nun 220/b.4 hükmünce kişisel mal olarak kabul edilebilir. O zaman bu malların hangi mal grubuna ait olduğunun belirlenebilmesi, bu oyunlara katılmak için ödenen bilet, kupon vs. parasının çıkan ikramiyenin karşılığı olarak kabul edilip edilemeyeceği ya da ikramiyenin ikame değer olarak sayılıp sayılmayacağı hususlarındaki değerlendirmeye ve ispata bağlı olacaktır.

Bu kapsamda, Daire'ce yapılan tartışmalar sonucunda şu sonuca varılmıştır; milli piyango bileti (ve diğer şans oyunlarının) satın almak için verilen meblağ kazanılan ikramiyeye göre çok düşük de olsa sonuçta bir karşılıktır. Burada önemli olan ekonomik karşılık değil, hukuki karşılıktır. Yani, bir malın ivazlı sayılabilmesi için, edimler arasında ekonomik anlamda bir dengenin olması zorunlu olmayıp, hukuki anlamda bir karşılık ilişkisinin olması yeterlidir. Evlilik eğer bir hayat ortaklığı bir kader birliği olarak görülüyorsa, iyi günde, kötü günde yoksullukta zenginlikte sonuç itibariyle kaynağı şans olsa bile bir karşılık varsa ve o karşılık edinilmiş mallardan karşılanmış ise, bu edinilmiş mal sayılmalıdır. Evliliğin genel hükümleri başlığını taşıyan TMK'nun 185 ve devamı maddelerinde yer alan ve Aile Hukukuna hakim olan bu genel ilkelerin de az önce açıklanan somut olguyu ve görüşü doğruladığı kabul edilmelidir. TMK'nun 185/1. fıkranın birinci cümlesinde “Eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler,” amir hükmüne yer verilmiş, son fıkrasında ise “Eşler, birlikte yaşamak birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar,” şeklinde, emir niteliğindeki bu ibare yer almaktadır. Gerek sözü edilen maddelerde yer alan ilkeler ve gerekse karşılıklı fedakarlık, sevgi ve saygı üzerine kurulu evlilik birliğinin amacı gereği de; piyango biletinin alımı için harcanan para edinilmiş maldan karşılanmış ise, çıkan ve onun yerine geçen ikame değer sayılan paranın da edinilmiş mal sayılmasını gerektirir. Şans oyunları için verilen karşılığın hangi mal grubundan karşılandığını ispatlamak da oldukça güçtür. Ancak, aksi kanıtlanmadığı takdirde bedelinin edinilmiş maldan karşılandığının kabulü gerekir. Eşlerin mevcut ekonomik durumu açısından önemli sayılabilecek veya yatırım olarak değerlendirilebilecek harcamalar dışında yapılan günlük harcamaların edinilmiş mal grubundan yapıldığının kabulü hayatın olağan akışına uygun olduğu gibi, Örneğin, ev, araba veya şirket hissesi alımında kişisel mal grubuna ait değerlerin de kullanılması hayatın olağan akışına uygun düşmektedir. Tüm bu açıklamalardan hareketle bedel karşılığı oynanan şans oyunlarından kazanılan ikramiyeler edinilmiş mal grubuna dahildir. Yeter ki katılım bedelinin kişisel mallardan sağlandığı açıkça ispatlanmış olmasın. Bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; davalı ikramiye çıkan milli piyango biletini kişisel mal ya da kişisel mal yerine geçen bir değerle aldığını iddia etmediğine ve aksini kanıtlayamadığına göre biletin günlük harcama kapsamında edinilmiş malla alındığı ve bu nedenle edinilmiş mal grubuna dahil olduğunun kabulü gerekmektedir. Kaldı ki, TMK'nun 222/3. fıkrasına göre; “Bir eşin bütün malları aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edilir.”

Bu halde, Mahkeme'nin takdirinde de bir isabetsizlik bulunmadığına göre yerinde olmayan davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, taraflarca HUMK'nun 388/4. (HMK m.297/ç) ve HUMK'nun 440/I maddeleri gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve aşağıda dökümü yazılı 639,65 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 2.302,66 TL'nin temyiz eden davalıdan alınmasına, 27.06.2014 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Dava mal rejiminden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Davalı Milli Piyango biletine isabet eden ikramiyenin kişisel mal kabul edilerek evlilik birliği içinde edinilen taşınmaza yaptığı katkının hesaplanmasında dikkate alınması gerektiğini savunmuştur.

Yerel mahkemece milli piyango biletine çıkan ikramiye edinilmiş mal olduğundan ve dosyada tahsil belgesi olmasına rağmen bu konuda belge bulunmadığından davalının savunmasının reddine karar verilmiştir.

Şans oyunlarından elde edilen ikramiyenin kazanılmasında edinilmiş mallardan ödenen katılım bedelinden çok eşin şansı önemli olduğundan ve kazanılan bedel hiçbir emek verilmeden kazanıldığından kişisel mal niteliğindedir.

Dava konusu olayda davalı eşin aldığı milli piyango biletine isabet eden ikramiye miktarı ile biletin alınması için ödenen miktar arasında büyük orantısızlık mevcut olup çekiliş sırasında davalının biletine isabet eden ikramiye biletin karşılığı olmayıp, ikramiyenin çıkmasında şans faktörü en önemli etken olduğundan, kişisel mal olarak kabulü ile hesaplama yapılması gerektiğinden kararın bozulması görüşündeyim. Bu nedenle Dairemizin sayın çoğunluğunun onama görüşüne katılamıyorum.

30/12/2014

Tüketici hakem heyetlerinin, uyuşmazlıklara bakmakla görevli ve yetkili olmalarına ilişkin parasal sınırlar DEĞİŞTİRİLMİŞTİR.

27 Aralık 2014 CUMARTESİ
Resmî Gazete Sayı : 29218
TEBLİĞ
Gümrük ve Ticaret Bakanlığından:
6502 SAYILI TÜKETİCİNİN KORUNMASI HAKKINDA KANUNUN
68 İNCİ VE TÜKETİCİ HAKEM HEYETLERİ YÖNETMELİĞİNİN
6 NCI MADDELERİNDE YER ALAN PARASAL SINIRLARIN
ARTTIRILMASINA İLİŞKİN TEBLİĞ
(TEBLİĞ NO: TGM-2014/2)

Parasal Sınırlar
MADDE 1 – (1) 7/11/2013 tarihli ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 68 inci maddesinde belirtilen parasal sınırlar, 15/11/2014 tarihli ve 29176 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğinde (Sıra No:441) tespit edilen 2014 yılı için yeniden değerleme oranı olan % 10,11 (yüzde on virgül on bir) artış esas alınarak, 1/1/2015 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere:
6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 68 inci maddesinin 1 inci fıkrası ve 27/11/2014 tarihli ve 29188 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Tüketici Hakem Heyetleri Yönetmeliği’nin 6 ncı maddesi gereğince;

Tüketici hakem heyetlerinin, uyuşmazlıklara bakmakla görevli ve yetkili olmalarına ilişkin parasal sınırlar;
a) İlçe tüketici hakem heyetleri için üst parasal sınır, 2.200 Türk Lirası,
b) Büyükşehir statüsünde olan illerdeki il tüketici hakem heyetleri için parasal sınır, 2.200 Türk Lirası ile 3.300 Türk Lirası arası,
c) Büyükşehir statüsünde olmayan illerin merkezlerindeki il tüketici hakem heyetleri için üst parasal sınır, 3.300 Türk Lirası,
ç) Büyükşehir statüsünde olmayan illere bağlı ilçelerdeki il tüketici hakem heyetleri için parasal sınır, 2.200 Türk Lirası ile 3.300 Türk Lirası arası olarak tespit edilmiştir.
Yürürlük

MADDE 2 – (1) Bu Tebliğ 1/1/2015 tarihinde yürürlüğe girer.
Yürütme
MADDE 3 – (1) Bu Tebliğ hükümlerini Gümrük ve Ticaret Bakanı yürütür.

04/12/2014

T.C. YARGITAY
İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu
Esas: 1974/1
Karar: 1974/2
Karar Tarihi: 01.04.1974

KONU:
BİR KİMSENİN MİRASÇISINI MİRAS HAKKINDAN YOKSUN ETMEK AMACIYLATAŞINMAZ MALINI GERÇEKTE BAĞIŞLAMAK İSTEDİĞİ HALDE İRADESİNİ SATIŞ BİÇİMİNDE AÇIKLAMASI - SAKLI PAY SAHİBİ OLAN MİRASÇILARIN MUVAZAA NEDENİYLE TAPU KAYDININ İPTALİNİ İSTEYİP İSTEYEMEYECEKLERİ

ÖZET:
Bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazı hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde, saklı paysahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar görünürdeki satış sözleşmesinin danışıklı (muvazaalı) oduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de biçim koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilirler.

DAVA:
Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla; tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını, gerçekte bağışlamak istediği halde, Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış biçiminde açıkladığının gerçekleşmiş olması durumunda, saklı pay sahibi olan mirasçıların, tenkis ya da mirasta iade davası açmak haklarını kullanmayıp Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaa nedeniyle tapu kaydının iptalini isteyebilip isteyemeyecekleri ve saklı pay sahibi olmayan mirasçıların da aynı davayı açmak yetkisine sahip olup olmadıkları ve miras bırakanın bu davranışının Medeni Kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tutmuş bulunduğu anlamına gelip gelmediği konusunda Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi'nin 22.12.1964 gün 6411 esas ve 6298 karar sayılı ve 1.10.1973 gün 528 esas 5437 karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 4.5.1960 gün 2/24 esas ve 24 karar sayılı ve 21.2.1968 gün 2/1510 esas 99 karar sayılı kararları arasında içtihad aykırılığı bulunduğu ve bu aykırılığın İçtihatların Birleştirilmesi yoluyla giderilmesi gerektiği, İkinci Hukuk Dairesi Başkanı tarafından Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirilmesi üzerine Yargıtay Kanununun 20. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince Yargıtay Başkanlık Divanı işi incelemiş ve içtihadın birleştirilmesi yoluna gidilmesi gerektiğine karar vermiş olduğundan Yargıtay Birinci başkanığınca Yargıtay Kanununun 18. ve 19/7. maddeleri uyarınca Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 11.3.1974 günü saat 09,00'da toplanması uygun görülmüş ve böylece yapılan toplantı ve görüşmeler sonucunda İkinci Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulu'nun söz konusu kararları arasında içtihad aykırılığı bulunduğuna oybirliği ile karar verilmiş ise de konunun esası bakımından bir görüş doğrultusunda üçte iki oy çoğunluğu elde edilemediği için Birinci Başkanlıkça, uygun görüldüğü üzere ikinci toplantı 1.4.1974 günü saat 09.00'da yapılarak konu görüşülmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararlarında; mirasçıyı miras hakkından yoksun etmek amacıyla miras bırakanın muvazaalı olarak yapmış olduğu tasarruf işlemlerinin iptalini dava etmek hakkı, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın tüm mirasçılara tanınmış ve tenkis ve mirasta iade ile ilgili hükümleri aslında geçerli tasarruflar için uygulanabileceği açıklanmıştır. Yargıtay İkinci Hukuk airesi kararlarında ise böyle bir dava hakkı tanınmamış; sadece saklı pay sahiplerinin Medeni Kanunun 507. maddesinin 4. fıkrası gereğince tenkis davası açabilecekleri ve miras bırakanın bu davranışının Medeni Kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iade etmekten ayrık tuttuğu anlamına geldiği kabul edilmiştir. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda konu, sadece sevk edildiği olayla sınırlı olarak ele alınmıştır. Daha açık bir deyimle; tasarruf işleminin tapu sicilinden kayıtlı olan, taşınmaz malın, görünüşte satış ve gerçekte ise hibe biçiminde oluştuğu olayıyla sınırlandırılmıştır.

Görüldüğü gibi Hukuk Genel Kuruluyla İkinci Hukuk Dairesi kararları arasında temelde yer alan uyuşmazlık, dava hakkının varlığında toplanmaktadır. Bu nedenledir ki, görüşmeler sırasında muvazaa iddiasının ispatı ve ispat biçimi, İçtihadı Birleştirmenin kapsamı dışında kaldığı kabul edilmiştir.

Gerek İkinci Hukuk Dairesi Başkanlığının düşünce yazılarında, gerekse görüşmeler sırasında, Hukuk Genel Kurulu kararlarına karşı ileri sürülen görüş özetle şu gerekçelere dayanmıştır:

"a- Borçlar Kanununun 18. maddesinde yer alan akdin yorumu ve muvazaa ile Medeni Kanunun 507/4. maddesine dayanan saklı pay sahibi mirasçıya tanınmış olan tenkis davası hakkı, ayrı ayrı hukuksal müesseselerdir. Bir akitten doğan hukuk bağı, yalnız o aktin taraflarını ve onların külli haleflerini bağlar. Bir aktin tarafı olmayan kimse, başkalarının yaptığı akte dayanarak onlar arasında doğan hukuk bağının açacağı davaya dayanak yapamaz. Hal böyle olunca Borçlar Kanununun 18. maddesine göre mirasçıların muvazaa iddiasında bulunmaları olanaksızdır. Muvazaa iddiası ancak sözleşmenin tarafı olan kimse ya da külli halefi tarafından ileri sürülebilir. Bu ilkenin ayrık halleri kanunda sınırlı olarak gösterilmiştir. (Örneğin: İcra ve İflas Kanununun 277 ve Medeni Kanunun 690. maddeleri).

b- Miras hukukunun özellikleri nedeniyle Medeni Kanunun 507/4. maddesinde getirilen hüküm, özel bir hüküm niteliğini taşır. Oysa ki, Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmü, genel hüküm niteliğindedir. Özel hüküm varken genel hükme gidilemez. Bu nedenle dava hakkının varlığı, biçimi ve sınırı Medeni anunun 507/4. maddesi hükmü çevresinden çizilmek gerekir.

c- Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli kişi; o şeyi elinden çıkarmışsa, ölüm gününde elinde kalan değer tenkise esas olur hükmü yer almıştır. Muvazaalı işlemlerde iyi niyet söz konusu olamayacağına göre 507/4. maddesinin muvazaayla ilişkisinin bulunmadığı kendiliğinden ortaya çıkar.

d- Medeni Kanunun 507/4. maddesinin dayanağı, ölenin son arzularına saygı ilkesidir. Bu tür olaylarda Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmü gereğince dava hakkı tanındığı takdire bu ilke zedelenmiş olur.

e- Hukuk Genel Kurulu kararlarında yer alan temel gerekçe, gizli akdin biçim koşulu gerçekleşmediğinden geçersiz olduğu doğrulusunda 7.10.1953 gün 8/7 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında yer alan gerekçedir. Oysa ki, gizli akit şekle bağlı olsa dahi geçerlidir. Nitekim 27.3.1957 gün ve 12/2 sayılı şuf'a ile ilgili İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu görüş benimsenmemiştir.

f- Gerçekte mirasçının bağışlamak istediği taşınmazını, Tapu Memuru önünde satmış gibi ifade eden kişinin u davranışı Medeni kanunun 603. maddesinin 2. fıkrası gereğince o taşınmazı iadeden ayrık tutmak istediği anlamına gelir."

Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan muvazaa ile Medeni Kanunun 507/4. maddesine dayanan tenkis davasının ayrı ayrı hukuk müesseseleri olduğu yönünden görüşler arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Medeni Kanunun 5. maddesi hükmünce sözleşmelerin doğumuna, hükümlerine ve sükutu nedenlerine ilişkin olup Borçlar kısmında yer alan genel kuralların medeni hukukun diğer kısımlarında da uygulanması öngörülmüştür. O halde Borçlar Kanunu'nun genel hükümleri arasında yer alan 18. maddenin miras hukukunda da uygulanması doğaldır.

Miras hükümleri arasında bu kuralı engelleyecek bir hükme de yer verilmemiştir. Medeni Kanunun 507/4. maddesinin miras kısmında yer alması, mirasçının Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkını engelleyecek bir sonuç doğurmaz. Yukarıda değinildiği üzere, her iki maddenin ayrı ayrı hukuk müesseselerini düzenlemiş olması karşısında sorunun başka türlü düşünülmesi de olanaksızdır. O halde Borçlar Kanununun 18. maddesinin miras ile ilgili sözleşmelerde de uygulanması gerekir.

Karşı görüşte belirtildiği gibi muvazaalı satış işlemiyle miras hakkından yoksun edilen kimse külli halef olarak değil, doğrudan doğruya üçüncü kişi olarak dava açmak hakkına sahiptir. Çünkü bu üçüncü kişinin hakkı, miras bırakanla alıcı tarafından birlikte yapılan hukuk işlemiyle çiğnenmiştir. Böyle bir durumda üçüncü kişinin dava hakkının varlığı, kanunda belli konulara hasredilmemiştir. İsviçre Federal Mahkemesi de kararlı içtihadlarıyla konuyu bu doğrultuda çözüme bağlanmıştır.

Muvazaa nedeniyle satış sözleşmesi geçersiz sayılsa bile gizli hibe akdi geçerli olacağından mirasçının Borçlar Kanunu'nun 18. maddesine dayanarak açacağı davada yarar bulunmadığı ve bu nedenle bir sonuç doğurmayacağı düşüncesini de kabul etmek olanaksızdır. Gerçekten böyle bir davayı açacak kimsenin, davada yararının bulunması zorunludur. Ve ilke olarak da gizli akit geçerlidir. Ancak gizli aktin geçerli sayılabilmesi için tüm koşulların oluşmuş olması zorunludur. İçtihadı Birleştirmeye konu, tapuda kayıtlı bir taşınmaz malın muvazaalı olarak satışıdır. Böyle bir durumda gizli akdin geçerli sayılabilmesi için gzili akit, biçim koşuluna (şekil şartına) bağlı ise biçim koşulunun da gerçekleşmiş olmasında zorunluluk vardır. Aksi durumda hibe sözleşmesinin varlığından söz edilemez. Çünkü Tapu Memuru önünde açıklanan irade, bir ivaz karşılığı mülkiyetin aktarılması iradesidir ki, sadece bu iradeye resmiyet verilmiştir. Satışa ilişkin resmi işlemin gizli akti de içine alacağı kabul edilemez. Nitekim İsviçre Federal Mahkemesi'nin kararlı içtihadları ve yerli ve yabancı bilimsel hakim görüşler de bu doğrultuda yerleşmiştir. Ayrıca 7.10.1953 gün 8/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararında bu temel görüş benimsenmiştir. Sonradan çıkarılan 27.3.1957 gün ve 12/2 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ise, şuf'a ile ilgilidir. Görüşmeler sırasında ileri sürüldüğü gibi bu karar, 1953 günlü İçtihadı Birleştirmenin kabul ettiği ilkeyi de bozmamıştır. Sözü edilen 27.3.1957 günlü İçtihadı Birleştirme Kararında: Şuf'a yükümlüsü taşınmaz sahibinin yaptığı satış akdinin, aslında hibe olduğunu iddia etmesi karşısında böyle bir dava hakkının bulunduğu ve ispatlandığı takdirde şuf'a hakkının varsayılamayacağı belirtilmiştir. Burada hibenin geçerliliği değil satım sözleşmesinin geçerliliği ele alınmıştır. Hiç kuşkusuz böyle bir olayda hibenin de geçerliliği ileri sürülmüş olsa, hibe sözleşmesi de geçersiz olacağından taşınmaz şuf'a yükümlüsüne geri döner ki, Şuf'a hakkı bakımından sonucun değişmeyeceği doğaldır.

Borçlar Kanununun 18. maddesine göre mirasçıya tanınacak iptal davası hakkının, Medeni Kanunun 507/4. maddesinin uygulanmasına yer bırakmayacağı doğrultusundaki düşünceleri de kabul etmek olanaksızdır. Çünkü Medeni Kanunun 507/4. maddesindeki dava hakkı, aslında geçerli işlemler için tanınmış bir dava hakkıdır. Borçlar kanununun 18. maddesine dayanan dava hakkı ise işlemin aslında geçersizliği nedenine dayanır; onun içindir ki Medeni Kanunun 508. maddesinde iyi niyetli olan ve kendisine teberruda bulunulan kimse korunmuştur.

Miras hukuku, miras bırakanın iptali mümkün ölüme bağlı tasarruflarında bile onun son arzularına değer vermemiştir. (Medeni Kanunun Md. 499 ve 500.) ölenin son arzularına saygı ilkesi ancak onun hukuka uygun tasarrufları için söz konusudur. Bu bakımdan miras hukukunda ölenin son isteklerine saygısızlık gibi bir düşünce de kabul edilemez.

Medeni Kanunun 603. maddesi hükmü de aslında geçerli tasarruflara karşı mirasçıların miras payını diğer mirasçılara karşı koruyan bir hükümdür. Geçersiz tasarruf miras payına etki yapmayacağından, mirasçının bu hükme dayanmasında bir yarar yoktur. Böyle bir tasarrufla miras bırakanın açığa vurulan iradesi de hukukça değer taşımaz.

Bu nedenlerle Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi'nin görüşünü ve o doğrultuda ileri sürülen karşı görüşleri kbul etmek olanağı bulunmamıştır.

SONUÇ:
Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında Tapu Sicil Memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklanmış olduğunun gerçekleşmiş bulunması halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmaın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılarının, görünürdeki satış sözleşmesinin Borçlar Kanununun 18. maddesine dayanarak muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabileceklerine ve bu dava hakkının geçerli sözleşmeler için söz konusu olan Medeni Kanunun 507. ve 603. maddelerinin sağladığı haklara etkili olmayacağına Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 1.4.1974 günlü ikinci toplantısında oyçokluğuyla karar verildi.

Address

Hacet Mah. Canlılar Sk. Avukatlar Interstate Merkezi No:7/4
Alanya
07400

Opening Hours

Monday 08:30 - 18:30
Tuesday 08:30 - 18:30
Wednesday 08:30 - 18:30
Thursday 08:30 - 18:30
Friday 08:30 - 18:30

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Avukat Beytullah ELÇİ Hukuk ve Danışmanlık Bürosu posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share