TMT Ruhu " ÖNCE VATAN " Derneği

TMT  Ruhu  " ÖNCE   VATAN  "  Derneği BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ RUMLARIN ELİNDE KALAN KUTSAL VATAN TOPRAKLARIMIZI GERİ ALMAK VE KIBRIS'I TEKRAR TÜRK VATANI YAPMAK, ATMIŞ BİN ŞEHİDİMİZE BORCUMUZDUR.

BU DERNEK ; "ÖNCE VATAN" DİYEN T.M.T.'CİLERİN DERNEĞİDİR.

Çanakkale Deniz Zaferi ve emperyalizmin   Yaklaşık bir ay süreli 18 Mart 1915 Deniz Savaşı, Çanakkale’nin, denizden geçi...
19/03/2025

Çanakkale Deniz Zaferi ve emperyalizmin

Yaklaşık bir ay süreli 18 Mart 1915 Deniz Savaşı, Çanakkale’nin, denizden geçilemeyeceğini tarihin belleğine kaydeden unutulmaz bir savunma savaşıdır. 25 Nisan ise Mustafa Kemal’in askerlerinin, emperyalist saldırganlara karadan da geçit vermedikleri ve sekiz buçuk ay süren (bahar-yaz-sonbahar-kış) Çanakkale kara savaşlarının başlangıç tarihidir. 1914’te başlayıp, dört yıla yayılan Birinci Dünya Savaşı’nın, pek çok önemli temel nedenleri vardır. Bunlar arasında başat olanı; emperyalizmdir! Dönemin, birer yüzen kale niteliğindeki İngiliz ve Fransız zırhlıları, yüz on yıl önce tam da bu nedenle Çanakkale Boğazı’na abandılar!

İngiltere Deniz Bakanı Churchill’in öngörüsü uyarınca; itilaf devletlerine ait donanma, Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara’ya açılacak ve en geç bir ay içerisinde İstanbul’u işgal edecekti. Cevat Paşa (Çobanlı) komutasındaki Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’nın; Yüzbaşı Hakkı’sından, Ezineli Yahya Çavuşu’na ve Savranlı Seyit Onbaşı’sına kadar tüm yurtseverleri, saldırgan İngiliz ve Fransız donanmalarının en ünlü zırhlılarını boğazın sularına gömerek “Çanakkale denizden geçilmez!” destanını yazdılar. Deniz yenilgisinden sonra, 25 Nisan’da başlattıkları karadan saldırıları da 25 Şubat 1915’ten itibaren Maydos’ta (Eceabat) bulunan 19’uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in, dehası ve cesareti ile ördüğü duvara çarptı ve Gelibolu yarımadası, “karadan da geçilmez” kılındı.

Dünya Savaş Tarihi sayfalarında yer almış bulunan bu olağanüstü başarıya karşın, dört yıl süren savaş, ittifak güçlerinin yenilgisi ile sona erdiğinde, Almanya ile birlikte savaşan Osmanlı da yenik devlet konumuna düştü ve işgallerin önünü açan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalamak durumunda kaldı. Birkaç gün sonra da antlaşmanın 7’inci maddesi uyarınca Anadolu üzerindeki İngiliz, Fransız ve İtalyan işgalleri başladı. Megalo Idea (Büyük Düş / Helen Yurdu) özlemi ile yatıp kalkan Yunanlar da 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkarılarak Batı Anadolu’nun işgali ile görevlendirildi.

İşte, Tanrı’nın ve tarihin Anadolu insanına en büyük armağanı, Anafartalar komutanı Mustafa Kemal Paşa (38 yaşında bir tuğgeneral), 1919’un bu tükenmişlik ortamında bir kez daha tarih sahnesine çıkarak dağınıklık içindeki Anadolu insanını örgütledi, bütün yurtseverleri kurtuluş hedefine kilitledi ve yaklaşık üç buçuk yıl süren kanlı bir boğuşmadan sonra, emperyalistlerin çıkara dayalı paylaşım heveslerini kursaklarında bıraktı! Söz konusu bu aşağılık paylaşımı görmek için de önce onların, kendi aralarında yaptıkları ara antlaşmalara (1915, 1916, 1917) ve paylaşımın son şeklinin verildiği 10 Ağustos 1920 tarihli Sèvres Antlaşması’na bakmak yeterlidir! Anadolu’nun nasıl dilim dilim doğrandığını gösteren Sèvres de bir “Barış” antlaşması olarak dayatılmış, ancak eşsiz yurtsever Mustafa Kemal Paşa tarafından yok hükmünde sayılmıştır.

Emperyalizm, yüz on yıl önce Anadolu üzerindeki ilk bölme-parçalama tasarımını, sert gücün yanında (orduları ile), etnik ve dinsel temelli isyanları da kışkırtarak yaşama geçirmek istemişti, ama başaramadı! Orta Doğu’da uygulamaya sokulan ve Arap Baharı veya BOP olarak adlandırılan ve umulanın da alındığı yeni emperyal sürüm ise 2000’li yılların başlarından beri Türkiye üzerinde; ardışık olarak Brüksel, Oslo, Londra, Birinci İmralı provalarından, özellikle şimdilerde Suriye’de biçimlendirilen yeni jeo-politik yapıdan sonra, güncellenerek uygulamaya geçirilmiş bulunuyor. Bu sürümün de “Barış Antlaşması” olarak dayatılmakta olduğuna özellikle dikkat edilmelidir!

İçeride ve güney sınırlarımız ötesindeki son birkaç aylık gelişmeler, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, yeniden kurgulanan bir emperyal tuzağın içine çekilmiş olduğunun izlerini taşıyor. Emperyalizmin değirmenine su taşıyanların da konuşmalarında sıklıkla “emperyalizm” vurgusu yapmaları şaşılası bir çelişkidir! Çanakkale zaferi yıl dönümlerinde geleneksel olarak verilen hamasi (yiğitlikten dem vuran) söylevler ve/veya demeçler, eğer tarihsel arka plan derinliğinden yoksunsa, algı oluşturmaktan öteye gitmez! Oysa, Anadolu coğrafyasını bizlere yurt yapan ve salt Çanakkale’de, elli bini aşkın şehidin ruhlarını incitmeyecek yönetsel bir duruşa ve saydam bir politikaya gereksinim var!

Yüz on yıl önce Çanakkale’yi geçilmez kılan deniz ve kara savaşları şehitlerimizin hepsine gönül borcumuzu sunuyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahraman yurtseverlerin anıları önünde saygı ile eğiliyor ve onlara öteki alemde ışıklı bir ruh dinginliği diliyoruz.

Doç. Dr. İhsan Tayhani

03/03/2025
10/11/2024

YÜCE ATATÜRK’ÜN ARDINDAN
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
Gençliğe Hitabında, Ata’mızın öngördüğü bütün olaylar onun vefatından sonra bu kadar erken bir zamanda gerçekleşmesi hem üzücü hem de düşündürücüdür.
Demek ki Emperyalist Devletler hedeflerine ulaşmak için, çok iyi, hesaplı, planlı ve bıkmadan usanmadan yıllarca çabalıyorlar. Bunu hiçbir zaman unutmayın.
- Atatürk’ü unutturmak, yaptıkları bütün eserleri ortadan kaldırmak, kurduğu fabrıkaları ya beleş satmak, İktidarın yaptığı işler bunlar olnanalı.
- Dini de kullanarak, Halka Atatürk Düşmanlığını aşılamak, dış güçler güdümlü tarikatların faaliyetlerine göz yummak, hem dinimize hem devletimize zarar veriyor.
- Atatürk’ün kurduğu eğitim sistemini yıkmak, bu millete en büyük düşmanlıktır
- Dolayısıyle Cumhuriyeti ortadan kaldırmak için içimizdeki işbirlikçi vatan hainlerini kullanıyaorlar.
Memlekette yaşananları görmemek, veya görüp de anlamamak, ahmaklıktır, cahilliktir.
Görüp ve anlamak, ama konuşmamak, yapılanları tasvip etmek demekti, mazlumun değil zalimin yanında olmak demektir.
ALLAH DAİMA MAZLUMUN VE HAKLININ YANINDADIR. YANCILAR, SAHTEKARLAR, VATANA DEVLETE İHANET EDİP HALKIN HAKKINI GASPEDENLER İLAHİ ADALETTEN KORKSUNLAR. ALLAHIN DEDİĞİ OLUR.

30/08/2024

Din görevlisi cami Hocalarımız hangi akla hizmet ederek Cuma Hutbesinde ve vaazlarda Atatürk'ü hiç ağızlarına almıyor. Bugünkü Hutbede Hoca Atatürk'ü hiç anmadı. İçimden Camiyi terk etmek geçti, kendimi zor tuttum.
Ana vatanımızı, Emperyalist Devletler ve onların desteklediği düşmanlardan kurtarıp tam bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kuran Atatürktür. Kıbrıs'ta İngiliz Sömürgesine karşı direnişler, Atatürk devrinde başlamış, Atatürk'ün yaptığı inkılaplar, Kıbrıs Türk Halkı tarafından hemen benimsenmiş ve uygulamaya konulmuştur.
Yüce ATATÜRK'un değerini ve büyüklüğünü anlayamayan veya anlamak istemeyen, ve Milli Günlerde Hutbede Atatürk'ten hiç bahsetmeyen bir din adamının, imanından ben şüphe eder arkasında namaz kılmaktan çekinirim. Atatürk'ü unutturmaya çalışmak sadece ve sadece Düşmanlarımızı sevindirir, çünkü Atatürk'ün yolundan gitmeyen Millet, Emperyalist GÜÇLERİN KÖLESİ OLMAYA MAHKUMDUR. Benim acizane görüşüm budur vesselam.

29/08/2024

30 Ağustos ve Atatürk’ün Türk Ordusuna Yüklediği Özgörev
“Bütün millete kararlılıkla ve kalp güvenliğiyle bildiririm ki cumhuriyet orduları, cumhuriyeti ve kutsal topraklarını güvenle koruma ve savunmaya güçlü ve hazırdır. ” ٭
Gazi Mustafa Kemal / 1925
Arkasında I. ve II. İnönü utkularını (zafer) ve halen bir parça gölgede kaldığını düşündüğümüz destansı Sakarya Meydan Savaşı’nı, bu sürecin doğurduğu acıyı ve Çiğiltepe’de zirve yapan Albay Reşat bey yurtseverliğini, hele hele başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere komuta heyetinin gençlik yıllarından çok şey alıp götürmüş olan oldukça gerilimli günleri, ayları ve yılları barındıran 30 Ağustos, laik Cumhuriyete uzanan yoldaki en görkemli utku halkasıdır.
Yönetsel ve taktiksel yönleriyle Dünya Savaş Tarihi belgeliğinde kayıtlı bu eşsiz başarı, yüz yıllar geçse de her yıl dönümünde sonsuza dek anılacak ve canlı tutulacaktır! Ancak, 30 Ağustos’a ilişkin asıl öncelenmesi gereken boyut; Büyük Atatürk’ün, Cumhuriyet ilan edildikten neredeyse bir yıl sonra, 30 Ağustos 1924 tarihinde Zafertepe’de düzenlenen törende Cumhuriyetimizin temellerinin Dumlupınar’da atılmış olduğuna dikkat çekmesi, bir yıl sonra 1925’te ise - yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi - yurt toprakları ile birlikte Cumhuriyeti koruma ve savunma görevini Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yüklemiş olmasıdır. Çünkü Atatürk’ün kol kanat gerip üzerine titrediği bu Cumhuriyet, “Müslüman Ortaçağı”nı yırtıp aşan büyük bir devrimle kurulmuş, çağcıl felsefesi olan laik bir Cumhuriyettir. Ayrıca, Cumhuriyetin mimarı asker Mustafa Kemal’den başka, yapı harcını karanların önemli bir kesimi de yine O’nun silah arkadaşlarıdır.
Kuruluş tarihi, sembolik olarak Hun hükümdarı Mete’nin ilk Türk ordusunu yapılandırdığı M.Ö. 209’a dek götürülen (2235 yıl) Türk Silahlı Kuvvetleri, 2007’de bir ihbar telefonu ile başlayan Ergenekon, Balyoz, Ay Işığı, Casusluk, giderek Kozmik Oda gibi kumpaslarla büyük ölçüde örselenmiş ve sarsılmış olsa da yurdu koruma güç ve yeteneğini henüz yitirmiş değil. Ancak aynı ordunun, 22 yılı geride bırakan bugünkü AKP iktidarının, laik Cumhuriyeti adım adım bir ortaçağ din devletine sürükleyen çekinmez girişim ve düzenlemeleri karşısında Atatürk’ün yüklemiş olduğu Cumhuriyeti koruma özgörevini, daha da ürküncü, kaygısını yitirmiş olduğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz! Kuşkusuz kastımız, AKP etkili ve yetkilileri için bir karabasana dönüştüğünden 2013 yılında yeniden düzenlenmiş olan (kendi sivil darbelerinin önünü açmak için olsa gerek!) ve orduya, siyasi iktidarlara müdahale kapısını aralayan TSK İç Hizmetler Yasası’nın 35. maddesi değildir! Savunduğumuz, siyasi iktidarların hep olağan demokratik kurallarla değişimidir. Son siyasi gelişmeler ve toplumun farklı öbeklerinden iktidara yönelik yükselen tepkiler, anılan değişimin habercisidir ve toplumsal sağduyunun yanında, ülkenin demokrasi birikimi, bu değişimi kesinlikle gerçekleştirecektir!
Büyük Atatürk’ün orduya koruma özgörevi yüklediği Cumhuriyet, devrimin, yüz yıl önce yıktığı yarı teokratik düzeni çağrıştıran bir cumhuriyet değildir. Ne var ki özellikle 2017’den bu yana - hız kazanmış bir biçimde - laik-demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyetimizin yapı taşları bir bir yerinden oynatılırken, tepkisiz kalan kurumlardan birisi de ordudur (komuta kademesi)! Sözü edilen bu özgörevin gereği ise; rejimi tanınmaz kılan, üzerinde iyi çalışılmış yönelim doğrultusunda yaşama geçirilen uygulamalar karşısında itirazdı (karşı sözü olma) ve itiraz olmalıydı! Oysa bırakınız itirazı, seyirci duruşu sergilenmiş, böylece örtülü de olsa yıkıma ortak olunmuştur. Dahası, dış dinamiklerin gölgesinin düştüğü kendi iç bünyesine dönük düzenlemelere karşı bile ordu, yazık ki yine seyirci konumundadır! Kurumun dinci bir eksene çekilmesi, siyasallaşması, atama ve yükseltmelerde geleneksel hiyerarşik yapının alt üst edilmesi, liyakatın ötelenmesine ilişkin bu yazının sınırlarını zorlayacak çok sayıda somut örnek verilebilir. Siyasallaşmanın son çarpıcı örneği; Jandarma Genel Komutanı orgeneral Arif Çetin’in - görev süresinin bir kez daha uzatılması beklentisiyle - 15 Ağustos’ta, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi’nin mezuniyet töreninde, cumhurbaşkanının siyasal mitinglerinde kullandığı sloganlarla süslenmiş ve özenle “Türkiye Yüzyılı” (TC.’nin ikinci yüz yılı değil!) vurgusu yaptığı konuşmasıdır. (işe yaramadığının görülmüş olması da bir başka dramdır!)
Oysa Büyük Atatürk’ün, askerlik yaşamı boyunca eriştiği bütün rütbelere ve sorumluluk aldığı bütün orunlara (makam) layık olduğu için ve seçilerek geldiğini öncelikli olarak TSK üyelerinin anımsaması gerekir. Bilindiği gibi O, hiç bir oruna sultanları okşayarak ve biat (kişiye bağlılık) ederek gelmemiştir! TSK’nin özellikle omuzu kalabalık generalleri, 30 Ağustos’un 102. yıl dönümü törenlerinde Anıt Kabir merdivenlerini çıkarken, Büyük Atatürk’ün kendilerine yüklemiş olduğu ve bu yazıda dile getirilen “özgörev” eleştirisini yaparak çıkmalıdırlar.
Çok yönlü iç karartıcı bütün olumsuz gelişmelere karşın, Türk ulusunun, anayasanın 2. maddesinde tanımını bulan (laik-demokratik, sosyal bir hukuk devleti) Cumhuriyetimizi sonsuza dek koruyacağına olan inancımızla, 30 Ağustos’un 102. yıl dönümünde Başkomutan Büyük Atatürk’ü, O’nun silah arkadaşlarını, ayrıca Duatepe, Kocatepe, Zafertepe ve Çiğiltepe ile Dumlupınar’da can veren şehitlerimizi saygı ve gönül borcu ile anıyoruz.

23/08/2024

“HAYIRLI CUMALAR” ’IN HİKMETİ
Alışkanlık halşne gelmiş, içi boş bir dilek. Allah’ın bizlere bahşettiği nimetler saymakla bitmez. Her gün, her saat, her dakika, alıp verdiğimiz her nefes, yaşadığımız hayat, sağlıklı, huzurlu, ve hayırlı olsun. Ancak, hayırlısı olmasını dilediğimiz günün hayırlı bir gün olması için ne yapıyoruz, Allah’ın dediklerini yapıyor muyuz?
- Yalan konuşuyor muyuz? -Başkalarını aldatıyor muyuz? - Kul hakkını gözetiyor muyuz? -Fakir ve yardıma muhtaçlara, yardım ediyor muyuz? -Yaşlılara, Anne Babanıza, akrabalara gereken ilgiyi gösteriyor muyuz?. -Çevreye, doğaya, canlılara, hayvanlara karşı koruyucu ve merhametli miyiz?
İslamın şartlarına göre yaşantnızı düzene koydunuz mu?
İşte o zaman, Cumanız da hayırlı olur, bütün günleriniz de hayırlı olur. Allah, dua, namaz ve ibadetlerinizi kabul etsin, sevabını bolca versin.
23.08.2024

18/05/2024

105 Yıl önce toplumsal direnişe ve devrime aralanan Anadolu’nun Samsun kapısı ...
“Hele bir Anadolu’ya geçeyim, görürsünüz!”
Gazi Mustafa Kemal
15 Mayıs 1919/ Beyoğlu- İstanabul
İngiltere’nin, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7’nci maddesi uyarınca İskenderun Körfezi’ne yerleşmeye başladığını gören ve Damat Ferit Hükümeti’nin de bu girişimi onayladığını sezen Mustafa Kemal Paşa; 6 Kasım 1918 tarihinde Adana’dan İstanbul Hükümeti’ne çektiği bir telgraf ile kumandasındaki 7’nci orduya işgale direnme emrini verdiğini bildirince İstanbul’a geri çağrılır. Söz konusu bu emre uymak durumunda kalan Mustafa Kemal, üç günlük bir tren yolculuğundan sonra, 13 Kasım 1918 tarihinden itibaren İstanbul’dadır.
Yukarıda alıntılanan sözler de bir biçimde Anadolu’ya geçerek ulusal direnişi örgütlemek için İstanbul’da geçirdiği oldukça gerilimli altı aylık, çok yönlü bir arayış sürecinin sonunda söylenmiştir. Tarih 15 Mayıs, günlerden perşembedir. “9’ncu Ordu Müfettişliği” görevi yetki belgesi, sarı paşanın cebindedir ve Ruşen Eşref (Ünaydın) ile Beyoğlu’nda, Fransız Sefareti’nin (elçiliği) karşısındadırlar. Her taraf silahları süngülü, Fransız askerleri ile doludur. Ruşen Eşref, o anlarda Mustafa Kemal’in, gergin ve sapsarı bir yüzle onlara bakarak; ‘Hele bir Anadolu’ya geçeyim, görürsünüz!’ dediğini belirtir. Yine aynı gün, İzmir de Yunan işgaline uğramıştır ve Mustafa Kemal Paşa, bir gün sonra (16 Mayıs) Samsun’a doğru yola çıkacaktır.
O tarihte 38 yaşını sürmekte olan bu eşsiz yurtseverin, işgal altında bulunan Osmanlı ülkesinin yaklaşık üçte ikisindeki askeri ve sivil orunlara (makam) emir vermeyi içeren müfettişlik yetkisini nasıl elde ettiğini anlamak için Alev Coşkun’un, “İstanbul’da 6 Ay” adlı eserinin mutlaka okunması gerekir. O İstanbul ki bu süreçte, tıpkı Fâtih Sultan Mehmed’in fethinden önceki Bizans gibi, surların arkasına hapsedilmiş gibidir! Gazi Mustafa Kemal’in, böylesi bir düşkünlük içindeki imparatorluktan çıkaracağı cumhuriyete uzanan çileli ama onurlu yolu açacak olan kapının anahtarını, bir “İhtilâl Komitesi” oluşturmaktan tutun da Osmanlı Hükümeti’nde “Harbiye Nazırlığı”nı üstlenmeye kadar pek çok somut denemeden sonra elde ettiği de unutulmamalıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’e 13 Kasım 1918 tarihinde, Kartal adlı tekne ile Boğaz’a demirli işgalci zırhlıların arasından geçerken; ‘geldikleri gibi giderler!’; daha sonra 15 Mayıs 1919’da Beyoğlu’nda ‘hele bir Anadolu’ya geçeyim, görürsünüz!’ dedirten, O’nun özgüvene dayalı güçlü liderliğidir. Nitekim işgalci emperyalistler, yaklaşık üç buçuk yıllık kanlı bir boğuşmadan sonra çekip gitmek zorunda kalmış ve göreceklerini görmüşlerdir!
Arkasından bir devrimle gelen “Laik-demoktatik Atatürk Cumhuriyeti” gibi büyük bir rejim dönüşümü ve çağdaş birey, çağdaş toplum ile çağdaş devletin yaratılması! 19 Mayıs’lara yüklenecek anlam budur. Erişilen başarının gizi de “Kuva-yı Milliye” ruhunda ve “Müdafa-i Hukuk” direnişinde saklıdır. Bu kavramlar, kökten dinci bir devlet kurma uğraşı içinde olan “Hamas” gibi bir terör örgütü ile özdeşleştirilemez. Ayrıca döneminde kuvvacıları karalayıp sövenler de Şeyhülislam Mustafa Sabriler, Sait Mollalar, Ali Kemaller yani hareket karşıtı halife sultancılar ve şeriatçı yobazlardır. Bu nedenle Ulusal Mücadele tarihimizde özgün anlam derinliği olan bu kavramlar dile getirilirken ağızlar, birkaç kez çalkalanmalıdır. 105 yıl önce 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak bastığında Mustafa Kemal Paşa’nın zihninde bir din devleti değil, laik bir cumhuriyet vardır. Aksi yöndeki örtülü-örtüsüz sinsi ve planlı çabalara geçit verilemez, verilmemelidir ve 19 Mayıslar bu bilinçle kutlanmalıdır!
Doç. Dr. İhsan Tayhani / Güre - Edremit

22/04/2024

Yüz dört yıl önce Ankara’nın bozkırında yakılan “ulusal egemenlik” ateşinin ışığı sönmez!
“Cumhuriyet müesseselerinin (kurumlarının) bir müstebit (zorba) eline geçeceğini mezarımda bile duysam, millete karşı haykırmak isterim: ... Cumhuriyetin, milletin kalbinde kök saldığını görmek en büyük emelimdir (isteğimdir).”
Gazi Mustafa Kemal / 23 Ağustos 1930 - Yalova
Türk milletinin çoğunluğu, Büyük Atatürk’ün doksan dört yıl önce kimi haklı kaygılarla dile getirmiş olduğu yukarıda alıntılanan isteğini, yirmi iki gün önce yapılan 31 Mart yerel yönetim seçimlerinde yerine getirmiş olmasına karşın; iki şapkalı Cumhurbaşkanı Erdoğan, 17 Nisan 2024 tarihinde yaptığı parti grup konuşmasında, bir “merkezi yönetim” ve “yerel yönetim” polemiği yaratmak suretiyle “ulusal egemenlik” kavramının içini boşaltmaya koyuldu. Cumhur ittifakının bileşenlerinden MHP lideri Bahçeli ise her zamanki gibi süslü sözlerle örgülenmiş benzer açıklamaları ile gizemli tarihsel görevini yerine getirdi ve getirmeye devam ediyor!
Demokrasi tekniği gereği ülkeyi, kuşkusuz meclisteki çoğunluğu elinde bulunduran siyasal güç (parti-partiler) yönetir. Yaklaşık on ay önce, 31 Mayıs’ta gerçekleştirilen genel seçimlerde – oyları düşmekle birlikte- AKP, meclisteki sandalye çoğunluğunu korumuştur ve doğal olarak şimdilik yönetme yetkisi ondadır. Buna kimsenin itirazı yok ve olamaz! Ancak yine demokrasi tekniği uyarınca muhalefetin de bir gün iktidar olma hakkı saklıdır.
Geride bıraktığımız yerel yönetim seçimlerinde seçmenlerin yüzde 37,8’i, ana muhalefet partisini birinci parti konumuna yükseltip yerelde iktidara taşımış bulunuyor. Bu tabloda CHP, Türkiye nüfusunun yüzde 61,96’sını ve toplam ülke ihracatının da yaklaşık yüzde 80’nini yönetme yetkisini elde etmiştir. İktidar partisi AKP ise -YSK’nın yine iktidarı kollayıcı hukuk dışı kararlarına karşın- yüzde 35,49 oy oranı ile artık ikinci partidir. Şimdi ortaya çıkan bu sonucu eğip bükerek ona farklı anlamlar yüklemeye çalışma gülünçlüğü bırakılmalı ve sandıklara yansıyan halkın tercihinin bir “egemenlik kullanımı” gerçeği olduğu kabul edilmelidir. Yerel seçim sonuçlarından elde edilecek doğru çıkarım; oyları ile Türkiye haritasını büyük ölçekte kırmızıya dönüştüren yaklaşık yüzde 38’lik bir kitlenin, yirmi iki yıllık AKP iktidarında bir hayli örselenmiş olan laik- demokratik Atatürk Cumhuriyeti’nin genleri ile daha fazla oynanmasına, yalan-dolan ve talanın sürmesine, yönetim kademelerinin tarikat ve cemaat üyeleri ile doldurulmasına, hukuk ve adaletin katledilmesine, görgüsüz zenginliğe ve parçası olduğu halkın ezici çoğunluğuna biçilen utanılası yoksulluk yazgısına dur deme kararlığında olduğunu göstermiş olmasıdır! Geleceğe ilişkin de züğürt tesellisi aramaya gerek yok! Birilerinin değil, ama milletin “bitti” demesi ile iktidarın da bal gibi biteceği bilinmelidir!
Yüz dört yıl önce Atatürk sayesinde egemenliğine kavuşan Türk milleti; kırk dört yıllık iktidarı döneminde tüm askeri ve sivil yetkileri elinde toplayarak, beş yüz yıllık Roma Cumhuriyeti’ni aşama aşama mutlak bir imparatorluğa dönüştüren Gaius Octavianus (Augustus) heveslilerine geçit vermeyeceğini ve Laik-Demokratik Cumhuriyetin, Atatürk’ün dilediği gibi yüreğinde kök saldığını kanıtlamış bulunuyor .
Mustafa Kemal Atatürk’ün en büyük eserine sahip çıkan bütün yurtseverleri içtenlikle alkışlıyor, Türk milletinin “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı”nı kutluyor, Büyük Atatürk’e bitimsiz gönül borcumuzu sunuyor ve Anıtkabir ışıkla dolsun diliyoruz.
Doç. Dr. İhsan Tayhani
Bağlıköy-Lefke /KKTC.
SAYGIDEĞER IHSAN HOCAMIN YAZISINI PAYALAŞMAK İSTERİM. ELİNE, YÜREĞİ,NE SAĞLIK HOCAM.

VATANINI SEVEN BÜTÜN KIBRISLILARA, ÇEVRE DE DOĞAYI SEVEN VE KORUYAN HERKESE , ADALETLİ VE VİCDANLI VATANSEVER İDARECİ VE...
23/03/2024

VATANINI SEVEN BÜTÜN KIBRISLILARA, ÇEVRE DE DOĞAYI SEVEN VE KORUYAN HERKESE , ADALETLİ VE VİCDANLI VATANSEVER İDARECİ VE YÖNETİCİLERE, SESLENMEK İSTİYORUM: BU VATANA SAHİP ÇIKALIM, ATALARIMIZDAN TESLİM ALDIĞIMIZ BU EMANETE İHANET ETMEYELİM.

09/11/2023

İhsan Hocamın bir yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.
Mustafa Kemal Atatürk anılmayı değil, anlaşılmayı bekliyor...

“İki Musafa Kemal vardır. Biri ben, fâni (ölümlü) Mustafa Kemal; diğeri milletin içinde yaşattığı Mustafa Kemaller idealidir. Ben onu temsil ediyorum. Herhangi bir tehlike anında ben ortaya çıktımsa beni bir Türk anası doğurmadı mı? Feyiz ( verimlilik) milletindir, benim değildir.”
Mustafa Kemal ATATÜRK / 1935
Falih Rıfkı Atay’dan bir anı:
Bir gün, Ankara veya İstanbul şehirlerinden birine “Atatürk” adı verilmesi için bir kanun teklifi hazırlanmıştı. Atatürk tasarıyı okudu, arkadaşlarına: ‘Bir adın tarihte kalması ve ağızlarda söylenmesi için şehirlerin temellerine sığınmak şart değildir. Tarih, zorlanmayı sevmeyen nazlı bir peridir. Fikirleri tercih eder’demişti.
Falih Rıfkı Atay, Babanız Atatürk, Pozitif Yyn., 2009, s. 113.

Cumhuriyetimizin yüzüncü yıl dönümü nedeniyle 1 milyon 182 bin 425 yurttaşımızın, on üç gün önce Anıtkabir’e koşarak Ata’sına gönül borcunu sunmuş olması, Büyük Atataürk’ün öngördüğü gibi, tarihin doğru tercih yaptığını bir kez daha kanıtlamıştır. Çünkü Anıtkabir ziyaretinde bulunan veya bulunamayan milyonlar, ancak O’nun fikirleri (Atatürkçü düşünce sistemi) ile esenliğe çıkılabileceği iletisini vermiş bulunuyorlar.
O halde, O’nun gibi düşünmek, O’nun gibi çalışmak ve O’nun gibi koşmak gerekir!
Fikirleri (ilkeleri) ile 21’inci yüz yılı da peşinden sürüklemekte olan Büyük Atatürk’ü, sonsuzluğa geçişinin 85’inci yıl dönümünde, giderek çoğalan bir sevgi, saygı ve özlemle anıyor, ışıklar yoldaşı olsun diyoruz.
Doç. Dr. İhsan Tayhani
Bağlıköy-Lefke / KKTC.

29/10/2023

Atatürk ve Laik Cumhuriyet’i kimler sevmez ve yok etmek ister :
- Dışarda: Yahuddiler, ABD, İngiliz, Fransız, Alman ve diğer Emperyalistler
- İçerde: Bunların uşakları ve para ile satın alınan alçaklar, watan hainleri ve bunların torunları

100 önce bunlar kimlerse bugün de yine ayni kişilerdir. 100 yıl önce nasıl muvaffak olamadılarsa, bugün yine bu emellerine ulaşamıyacaklar. Çünkü:

Yüce Türk Mileti Atalarının sergilediği yüksek iman, vatan ve bayrak sevgisi, Aiiah aşkı sayesinde her türlü düşman saldırılarını etkisiz hale getirecek güç ve kabiliyettedir.
KEMALİZM VE LAİK CUMHURİYET İLELEBED VAR OLACAKTIR.
ÇATLASIN DÜŞMENLAR.

Address

ALTAY Street NO. 7-9, 0 GAZIMAGUSA, CYPRUS TURKISH REPUBLIC
Famagusta
9945

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when TMT Ruhu " ÖNCE VATAN " Derneği posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to TMT Ruhu " ÖNCE VATAN " Derneği:

Share