20/08/2026
Kısa bir hikâye anlatayım:
Bir karınca, ambarının kapısını yıllarca herkese açık tuttu. Çekirge acıktığında gelir, biriktirdiği tahıllardan yerdi. Böcek üşüdüğünde onun ambarına sığınırdı. Fare yatacak bir yer bulamadığında karınca ona da bir köşe açardı.
Herkes ona “iyi kalpli karınca” diyordu.
Ama hiç kimse, bu iyiliğin ona neye mal olduğunu sormuyordu.
Derken yağmurlu bir mevsim geldi. Karınca ambarını açtığında raflarda yalnızca birkaç avuç tahıl kaldığını gördü. Kırılmış kapısını onardı ve ilk kez kapattı.
Ertesi sabah çekirge geldi. Kapıyı açmaya çalıştı ve şaşkınlıkla sordu:
“Neden artık bu kadar katısın?”
Karınca, neredeyse boş rafları gösterdi.
Çekirge başını eğdi:
“Yani şimdi aç mı kalacağım?”
Karınca sakin bir şekilde cevap verdi:
“Kalanı kendime saklamak zorundayım.”
Çekirge şaşkınlıkla baktı:
“Ama sen her zaman benimle paylaşırdın.”
Karınca kapalı kapıya baktı ve şöyle dedi:
“İşte bu yüzden artık paylaşacak fazla bir şey kalmadı.”
Çekirge sustu.
Çünkü ilk kez anlamıştı:
Üç mevsim boyunca karınca herkes yesin diye kendisini tüketmişti. O ise karıncanın emeğini bir lütuf olarak değil, kendi hakkı olarak görmüştü.
Hayat da çoğu zaman böyledir.
İnsanlara vere vere kendimize ayırmamız gereken zamanı, enerjiyi ve gücü tüketiriz. Sonra bir gün yorulur, kapımızı kapatırız.
İşte o zaman bazı insanlar bizi değişmekle, bencilleşmekle, hatta kötüleşmekle suçlar.
Çünkü iyiliğinize alışanlar, sınırınızı çoğu zaman kötülük zanneder.